Yasamada Sivil Toplum Kuruluşları: Dr.İrfan Neziroğlu
İrfan Neziroğlu’nun yasamada STK etkisi üzerine sunumundan özetlenmiştir.
Konuşmasına yasama süreçleri ile başlayan Neziroğlu, sunumunun devamında sivil toplum kuruluşlarının yasamada nasıl aktif rol alabileceğinden ve TBMM’de STK’ların etkisinin artırılmasına yönelik yapılan çalışmalardan bahsetti. Konuşmasının ardından katılımcıların sorularını da özenle yanıtlayan İrfan Neziroğlu’na salt bizler için Ankara’dan gelerek gösterdiği nezaketi ve keyifli sohbeti için teşekkür ederiz.
Konuşmadan bazı kısımları okuyucularımız için özetledik.
Dr.Neziroğlu’nun başkanlığında mecliste diğer ülke parlementolarıyla meclis başkanı ve milletvekili ilişkilerinin yanı sıra başka parlementolara eğitim düzenlenmekte ve kalıcı yasama ilişkileri kurulmaktadır. Bu kapsamda meclisimiz Azerbaycan, Suriye, Gürcistan, Arnavutluk, Makedonya, Bosna Hersek gibi ülkelerle bilgi alışverişi yapılmıştır.STK’ların yasamada etkin olamamasını, geçmişten gelen devlet ve STK’lar arasındaki uzaklıktan kaynaklanmasına bağlayan Neziroğlu, “Geçmişte devlet bir uçtaysa , STK’lar diğer uçta oldu. Bu algı sorunu yeni yeni aşılmaktadır.” Diyerek özetledi.
Gündemi belirleyebilirsiniz
Sayın Neziroğlu STK’ların yasamada etkinliği için önemli teknik bilgileri ise şu sözlerle paylaştı.Yasama sürecinde danışma kurulu, parti grupları ve başkanlık divanı etkin rol alıyorlar. Salı günü siyasi parti gruplarının isteği üzerine gündemi belirlemek amacıyla danışma kurulu toplanıyor. Parti grubu meclis araştırmasının, soru önergesinin ya da bir kanunun görüşülmesinin, ön sıraya çekilmesi gibi aksiyonların alınmasını da sağlıyor. Genel kurulun gündemini iktidar partisi grubu belirlemektedir. Muhalet partilerinin gündeme getirmek istedikleri konu ancak iktidar partisindeki başkan vekilini ikna ettikleri zaman olur. Onun dışında muhalefet partisi grubu gündemi belirleyemez, gündemi iktidar partisi belirler. STK’lar gündeme getirmek istedikleri konuyu iktidar grubunu ikna ederek gündeme taşıyabilirler. Gündeme taşınmasa da, hazırlandığınız konuda bir milletvekili aracılığı ile ya da doğrudan herhangi bir parti grup başkan vekili ile hazırlandığınız konuyu genel kurula taşıyabilirsiniz. Genel kurulda uzlaşma sağlanmasa dahi, danışma kurulu veya grup önerisi ile meclise herhangi bir konu taşıdığında dört milletveklili toplam 40 dakika bu konu üzerinde konuşuyorlar. Böylece 1 saate yakın sizi konunuz üzerine müzakere yapılmış oluyor.
Kanun tasarılarında STK olarak aktif olabilmek mümkün
STK lar Meclise kanun tasarısında da bulunabilirler. Örneğin trafikle alakalı bir konuyu çalışıp trafik kanununda değişiklik talebiniz varsa, bu konuda ulaştırma bakanlığı ile temasa geçebilirsiniz. STK’ların düştüğü bazı yanlışlıklar var. Öncelikle, STK oldukça hazırlıklı olmalı, yeterince araştırma yapmış olarak görüş bildirmelidir. Kanunları kendilerinin değil TBMM’nin yapacağının bilincinde olmalı, kendisi yapacakmış gibi bir beklentiye kapılmamalıdır. Aynı konu üzerinde, diğer STK’lar ile görüş birliğine varmalıdır. Aksi durumda STK’ların hepsi kendi talepleri doğrultusunda hareket ettiğinde sonuç almaları zorlaşmaktadır.
Bakanlıklar kanun tasarılarını tartışmaya açmıyorlar
Kanun düzenlemelerinde STK’ların görüşlerinin alınması yeni çıkarılan mevzuata göre yasalaştı ancak henüz sağlıklı işlememektedir. Bakanlıkların da tasarıları internet sayfalarından açıklayıp, görüş almaları mümkün ancak adalet bakanlığı haricinde pratikte uygulayan bir bakanlık malesef yok. Yasamaya dönük bu tarz kurumsallaşmalarda sıkıntı var, STK olarak oldukça ısrarcı ve bakanlık bürokratlarının bu konudaki dikkatlerini çekmeniz gerekmektedir.
Önerilerinizi mutlaka meclise bildirin
Hiç olmazsa meclis başkanlığına kanun teklifi olarak sunulup ne olacağını görmelisiniz. En azından komisyonda görüşülür, burada sabretmek ve bu konuda elinizden geleni karşılığı olmasada yapmak gerekir.Meclis kayıtlarına geçmesi de önemlidir. Komisyonlara gelen talepler araştırılıyor bu da belli bir vakit alıyor bu süreçte de STK meclise teknik destek sağlanmalı.Gündem dışı bir konuyu da bir milletvekili aracılığıyla mecliste konuşulmasını sağlayabilirsiniz.
Kanunlarda neden eksiklik ve çelişkiler oluyor?
Meclisimizde kanun tasarıları çok hızlı ele alınıp yeterince üzerinde konuşulup tartışılmadığı için kanunlarda bazen eksiklikler oluyor. Örneğin, Ceza Kanunu, Medeni Kanun gibi konularda komisyonlar üç dört yıl üzerinde konuştukları için onların durumu daha farklı ve kanunlar yeterince süzülerek belli olarak belirlenmektedir.
Trenler ve İnsanlar
İnsan biraz da trendir
Trenlere benzer hayat istasyonları
Hepimizin kaderidir tren rayları
Bilinmezliğimiz oradadır
Geleceğimiz orada
Hani her şeye hevesimiz
Hani o yaman çelişkilerimiz
Makaslara benzer taraf değiştirmemiz
Ya peşine takıldığımız güçlüler
Usul usul sözünü dinlediklerimiz
Onlar lokomotiflerdir
Sıra sıra diziliriz ardıları sıra
Aynı çileye de katlanırız seve seve
Peki hayatımıza giren tüm insanlar
Ancak bir tren yolculuğu kadar kalırlar
Kimi bir zaman kimi son durağa kadar
Zamanı gelince biletlerini keseriz
Gözlerimiz yaşlanır kimi gidince
Tren çığlığıdır serzenişimiz
Bir durur bir kalkarız
Hepimiz bir trenin vagonlarıyız
Son durağı bildiğimizden midir nedir
Ağır aksak yol alırız
Milli Eğitim ve YÖK Üzerine
Milli eğitim, bir ülkenin can damarıdır. Önemli sayılabilecek tüm değerler, ekonomi, sağlık, bilim, din ve bunlardan başka ne varsa hepsinin temeli eğitimdir. Eğitim omurgası sağlam devletler, dünyayı şekillendirecek gelişmelere imza atar, dünya siyasetini belirlerler. Eğitim omurgası zayıf devletler ise değerli beyinlerinden istifade edemez, gelişemezler.
Bu yazıyı artık yeter, pes dedirten Milli Eğitim ve YÖK uygulamalarından dolayı yazıyorum. Türkiye’de öğrenim gören her bireyi etkileyen iki sınav var. Biri liselere giriş, diğeri üniversiteye giriş sınavı. Herkesi etkileyen bu iki sınavın kritikliğinin farkına varamayan idarecilerimiz bir türlü bu sınavları belli bir sisteme oturtamadılar. Bu sınavlar, iktidar ve bürokrasinin deneme tahtası haline geldi. Bakıyoruz her iki yılda bir bu sınavlardan birine müdahale edilip, hem öğrenciler hem de aileler bir kaosa sürükleniyor. Sınav sorularının konuları, puanlama sistemi, okulun katkısı, sınava giriş sayısı, sınava girenlere uygulanacak katsayı, alan etkisi derken bir sınavla oynanabilecek ne kadar alan varsa hepsiyle defalarca oynayıp, öğrencilerin sınav stresine sağolsunlar bir de sistem stresi ekliyorlar.
Ortaöğretim kurumlarında SBS diye bir sistem geldi. İlk yıl okul puanının bilmem yüzde kaçı, ikinci yıl farklı bir yüzdesi sonra hepsinin değişik ağırlıklı ortalaması…12 yaşındaki çocuk, bu sistemi kavradığında kuşkusuz matematiğini de belli bir seviyeye yükseltmiş olacak. Problem gibi bir sınav sistemi. Her yıl sınava girecek ergenliğe yeni giren çocukların dershane ve okul temposuyla ezilmesi ve asosyalleşmesi kaçınılmaz bir hal aldı.
ÖSS, ÖYS, YGS, LYS… Üniversiteye giriş için bu yıl YGS ve LYS sınavları devreye kondu ancak şimdi yeni bir model üzerine çalışılıyormuş. Fransız modelini alacak, prestijli üniversiteler kendi sınavlarını yapacak ancak meslek liseleri ve düz liseler aynı katsayıyla bu sınava girecekmiş. Ayıptır, yazıktır… Daha yeni getirdiğiniz sistem hiç uygulanmadı hemen yenisini düşünüyorsunuz. Bu nasıl bir iştir ki, 40 yıldır bir üniversiteye giriş sınavı belli bir düzene giremedi. Yıllar önceki bir uygulamaya göre, sınava giren öğrenciler daha sınav sonuçlarını görmeden, hatta sınava dahi girmeden üniversite tercihlerini yapıyorlar. Sonra artık şansa neresi olursa. Yarısı alın teri, yarısı milli piyango. Ardından 3 yıllık lise eğitiminin iki yılını yok sayan yeni bir sınav düzeni geldi. Zaten eğitim seviyesi düşük liselerimizin, iyice eğitim kalitesi düştü. Öğrenciler dershaneyi, okula yeğ tuttu. Bu sınav bir de 28 Şubat’ı yaşayınca, genç beyinlerin kafası iyice allak bullak oldu.
YÖK için darbe ürünü deniyor. Ben bilmiyorum, o zamanlar henüz yoktum. Ancak YÖK’ün resmi sitesinde YÖK için reform ürünü deniyor. Ne ürünü olduğundan ziyade, iktidardan önce herkesin, yetkilerine kısıtlama istediği ancak iktidara gelince bu yetkileri kendi lehinde kullandığı YÖK, üniversitelerdeki aşırı siyasallaşma üzerine üniversitelerin kötüye gittiğini ve kuruluşunun kaçınılmaz bir reform olduğunu belirtmiş. Ancak gerek geçmişte gerekse de bugün YÖK, siyasi güdümde olmuş, demokratik olması gereken rektör atamalarında dahi siyasi nüfuzunu ortaya koymaktan çekinmemiştir. (Rektörü cumhurbaşkanı atar, YÖK ise cumhurbaşkanına ilgili üniversitedeki seçilecek kişilerin sırasını gönderir.)
Kanaatimce Meslek liselerindeki ilk hatalı uygulama 8 yıllık eğitimin zorunlu olmasıyla geldi. 8 yıllık eğitim ile Fen Liseleri ile yarışan Anadolu Liselerinde kalite düştü. Meslek lisesine gidenlerinde iş öğrenme düzeyi geriledi, mesleki eğitim ise zayıfladı. 12 yaşında başlanılan bir mesleki eğitimin çok daha faydalı olacağını düşünüyorum. Meslek liselerinin öğrenciye meslek kazandırma avantajı olduğu gibi, matematik, fen bilimleri gibi derslerden ise kayıpları oluyor. İşte onların üniversitede alan dışı tercihlerinde onları asıl yoracak olanın katsayıdan ziyade aldıkları eğitim temeli olduğunu düşünüyorum. Yeni bir müfredat değişikliği var ama öncesinde zaten mesleki eğitim bu okullarda diğer standart derslere göre olması gerektiği gibi ağır basıyordu. Aslında bu konunun teknik olarak böyle olduğu bilinsede, bu konu üzerinde taraflaşan gruplar ana neden yerine asıl durumdan uzak bir nedenle karşı karşıya geliyorlar.
Salt imam hatipliler başımıza doktor, mühendis, öğretmen olmasın diye düşünerek, mevcut sistemin değiştirilmesine karşı çıkanlar, imam hatiplilerden çok daha hesapçı ve organize bir şekilde ilerlediklerini düşündükleri ve sürekli atıfta bulundukları cemaat yurtlarını, okullarını, dershanelerini, üniversitelerini ve evlerini kapatmayı denesinler. İmam hatipler de devletin okuludur ve amacı din adamı yetiştirmektir. Şüphesiz ki ülkenin buna ihtiyacı vardır ve diğer okullardan mezun olanlarda olduğu gibi diledikleri alanda çalışabilme hakkınasahip olmalıdırlar.
Koç topluluğunun bir sloganı var: “Meslek lisesi, memleket meselesi”. Konu gerçekten de memleket meselesi haline geldi. Şirketler meslek lisesi mezunu bulamıyorlarmış, kadroları zor dolduruyorlarmış. Garip bir durum var ki; teknisyen kadroları boş ama tekniker ve mühendis kadroları ise fazlasıyla dolu. Mühendis teknik lise çıkışlı değil diye beğenilmiyorsa, tekniker de teknik lise çıkışlı hem de iki yıllık üstüne yüksekokul okumuş. Burada da garip bir çelişki var…
Bütün bu değişiklikler, bu oturmamış düzen bir yana, bu kadar önemli sınavlarda sık sık yanlış soru çıkmasına ne demeli? Onlarca kişi çalışıp uzun uğraşlar sonucu ortaya 120-180 soru çıkarıyor, 1 i yanlış. Bu tahammül edilebilir bir hata değildir. 1999 yılında da sınav soruları çalınmıştı. Her yıl bazı sınavlarda soruların çalındığına dair dedikodular dolaşıyorken, bu yıl bu olay mahkemece de kanıtlandı. Lütfen geleceğimiz ile daha fazla oynamayın. Bugün büyük devletlerin, ekonomilerini oturttukları sağlam birer eğitim sistemleri varken,eğitim sistemi oturmamış bir ülkenin dünyada saygın bir yeri olması beklenemez.
Ay Hırsızı: Sunay Akın
Okurken, tadını damağınızda hissedeceğiniz bir kitap. UzAY üzerine kısa yazılardan oluşan bu değerli eserde, birbirinden oldukça farklı kültür, zaman, mekan, kişi ve hadise bir araya getirilmiş. Sunay Akın’ı dinlemekten hoşlanıyorsanız, okurken kendinizi sanki onu dinliyormuş gibi hissedebilirsiniz.
♣ Don Kişot’un yaratıcısı Cervantes’in İstanbulda bir cami inşaatında çalıştığını
♣ Barbie bebeğin öyküsünü
♣ Gökyüzü sevdasını, uçmanın sevdasını, ay sevdasını
♣ Atatürk’ün neden hiç uçağa binmediğini
♣ Enver Paşa’nın uçaktan kaç defa düştüğünü
♣ Osmanlının ay aşkını
♣ Nazım’ın ay sevdasını
♣ Düşünen ilk robotun Türk olduğunu
♣ Piri Reis haritasının sırrını
ve daha birbirinden ilginç onlarca yazıyı keyifle okuyabilirsiniz.
Ayrıca sıklıkla bahsettiği Oyuncak Müzesi‘ni de ziyaret etmenizi öneririm. Oyuncak müzesi hakkında buradan bilgi alabilirsiniz.
Mavi Adam, Beyaz Melek:Avatar
Filmi 31 ocak gecesi 00:30 seansında çok sevdiğim abim, ablam ve kardeşimle izledim. Aslında hiç gitmeyi düşünmemiştim çok ani oldu. Mavi ırkın, beyaz ırkın istilasından yine beyaz ırktan bir kurtarıcıyla nasıl kahramanca kurtarıldığının üç boyutlu serüveni. Filmin başrolünü oynayan gazi için de uygun bir başlık oldu sanırım: Mavi Adam, Beyaz Melek.
Bu film resmen bizimle dalga geçiyor!
Filmde Amerika bir bölgeyi işgal edecek ancak dikkat edilmesi gereken husus, Amerika değil, şirketlerin çıkarları için yapılıyor işgal. İşgalden öncesi var ama, İngilizce eğitim, yol ve ilaç veriliyor insanlara. İnsanların sevgisini kazanmak için verilenlere bakalım. Bizim de ülkemize verilen ve bundan dolayı oldukça müteşekkir olduğumuz nimetlerle aynı: Karayolu, ilaç ve İngilizce eğitim.
Iraklı gençlerin bazıları genizlerini yakan soğuk kolayı ilk defa işgal sonrasında içtikleri için aileleri olmasa da mutlu olmalılar belkide! İşte buna benzer bir şeydi Navilere verilenler.
Sonra haşmetli devletin kudretli gücü karşısındaki çaresizlik.
Yok, yok! Haksızlık etmemek lazım. İçlerinde insaflı olanlar da var. Ancak halkınızın kurtuluşu bu insafa gelenlerin elinde. Amerika’yla kimse baş edemez denilen noktada, biri erkek diğeri kadın iki melek beliriveriyor. Bir de tabiat ananın gönderdiği ebabil kuşları. Düşman içeri öyle bir sızıyor ki, siz o düşmanı kendinizden bilip, liderliğinizi emanet ediyorsunuz. Günümüz politikalarını böyle aleni gösterdikleri zaman insani güdülerden dolayı zoruna gidiyor insanın.
James Cameron güzel film yapmış, mesajını da iyi iletmiş bence. Her ne kadar ABD’nin politikalarının eleştrildiği söylense de, kendilerini korumak için saldıranlara “Terör bu terör” diye bağıran Albay Quaritch eleştiri mi yapıyor yoksa dalga mı geçiyor kestiremedim. Daha çok barbar ve çağdışı yaşayan dedikleri toplumlarla alay eder gibi.
Film görseli şahaneydi. Süresi uzun ama sıkıcı değildi. Oyunculuklar da iyiydi. Herkes rolünü iyi oynamış.
Toruc Macto sahibi olmayı, Ford Mustange değişmem. Daha havalı olduğunu gördük.
Bu yazıyı da okumanızı tavsiye ederim.
Adam Olacak Çocuk
Küçükken
“Büyüdüğünde ne olacaksın?” derlerdi
“Büyük adam olacağım!” derdim
Büyüdüm
Sana aşık oldum
Oyun içinde oyun: Profesyonel
Yetkin Dikinciler’i Babam ve Oğlum’da ne kadar duygu yüklü gördüysem, Mavi Gözlü Dev performansında da o denli duygusuz buldum. Kıvırcık saçlarıyla Nazım Hikmet’i andırıyordu. Evet ama Nazım’ın duygusunu hissedemedim. Belki iyiydi ama ben o tada varamadım.
Oyunun başrolünde Yetkin Dikinciler ve Bülent Emin Yarar vardı. Her ikisi de iyiydi ancak Bülent Emin Yarar’ın (Luka Laban) oyunculuğu ile oyun müthiş bir ivme kazandı. Hatta divamızın deyimiyle “fevkaladenin fevkinde” bir oyun sergiledi. Tek perdelik, görülesi bir oyun. Oyunun sonuna doğru biraz hicivli diyaloglar da var.
Balkan kalemi Kovaçeviç tarafindan bir kez daha yüzleştirildiğimiz Balkanlar, ırkların, kültürlerin acıların ve insana dair sistemlerin en yoğun şekilde harmanlandığı bir coğrafya parçası… Bütün bu yaşanmışlıkların sonucunda da yaşama dair kurguların en güzel örnekleri sanata yansıyabiliyor.
Oyunda bir de çok beğendiğim tam olarak olmasada şu anlama gelen bir söz vardı.
“Eğer yaşadığımız günlerin karanlık günler olduğuna inanıyorsak, o günler aydınlanana kadar birbirimize gece selamı verelim.”
Oyun hakkında bilgiler:
Dünyaca ünlü Sırp yazar Duşan Kovaçevic, Yugoslavya’daki büyük dönüşümden önceki ve sonraki toplumsal-politik yaşamı, bir entelektüelin yaşam öyküsü içinde, kara-komedi türünde ve ironik bir üslupla anlatıyor. 40 yaşlarında bir edebiyat adamı, bir sekreter ve bir gizli polisin sürprizlerle dolu soluksoluğa izlenecek hikayesi.
Yazan: Duşan Kovacevic
Çeviren: Başar Sabuncu & Bilge Emin
Yöneten: Işıl Kasapoğlu
Dekor Tasarımı: Nurettin Özkönü
Giysi Tasarımı: Gülümser Erigür
Işık Tasarımı: Önder Arık
Müzik: Cenap Oğuz
Yönetmen Yrd.: Gülen Çehreli
Asistan: Tuğçe Şartekin Karasu
Oyuncular:
Profesyonel (Luka Laban ): Bülent Emin Yarar
Teodor Teya Kray : Yetkin Dikinciler
Sekreter (Marta): Gülen Çehreli
Kaçık: Cenap Oğuz
Sahne Amiri: Reşit Arslan
Kondüvit: Emre Akgül & Merve Yılmaz
Işık Kumanda: Serdar Yaman
Dekor Sorumlusu: Taner Tan, Serdar Erman
Sahne: İstanbul Devlet Tiyatroları Harbiye Kenter Tiyatrosu
http://www.istdt.gov.tr/turkce/oyunlar/oyun.asp?lngPlayID=339
| Yazan: Duşan Kovacevic Çeviren: Başar Sabuncu � Bilge Emin Yöneten: Işıl Kasapoğlu Dekor Tasarımı: Nurettin Özkönü Giysi Tasarımı: Gülümser Erigür Işık Tasarımı: Önder Arık Müzik: Cenap Oğuz Yönetmen Yrd.: Gülen Çehreli Asistan: Tuğçe Şartekin Karasu |
| Oyuncular: Profesyonel (Luka Laban ): Bülent Emin Yarar Teodor Teya Kray (Ben): Yetkin Dikinciler Sekreter (Marta): Gülen Çehreli Kaçık: Cenap Oğuz |
| Sahne Amiri: Reşit Arslan Kondüvit: Emre Akgül � Merve Yılmaz Işık Kumanda: Serdar Yaman Dekor Sorumlusu: Taner Tan, Serdar Erman |
Ellerin Şimdi
Ellerin uzak diyarların elçisi
Suskun bir sevdanın tedirginliği şimdi
Kaç çiçek kopardın dalından
Ellerin kaç çiçeğin katili şimdi
پ پ پ پ پ
Bir nefes ısıtıyorsun ciğerlerinde
Ellerin soğuktan üşüyor şimdi
Kestim düşlerimi bileklerinden
Ellerine muhtaç değil ellerim şimdi
پ پ پ پ پ
Bakışından arda kalan soluklar
Ellerin ellerin ellerin ellerin
Gidişinden arda kalan yarınlar
Şimdi şimdi şimdi şimdi
Sevmeler çok sonra
Gitmeler şimdi
Avrupa Birliği ve Demir Ağlar
“Kara tren gecikir, belki hiç gelmez” türkü böyle başlar. Kara tren Osmanlı’dan beri gecikip de gelmeyendir. Yıl 2010 olmuştur. AB kapısında bekleyen Türkiye ise AB trenini kendi trenlerine benzettiği için o treni çoktan kaçırmıştır. AB ile ilgili nedense topluma hep demokratikleşme, insan hakları ve özgürlükler ekseninde haberler veriliyor. Sanki AB için her şeyimiz tam da bu değerlerimiz eksik ve Müslüman ve Türk olduğumuz için kaybediyormuşuz gibi bir hava estiriliyor. Bunda haklılık payı elbette olabilir. O kapıyı açık bırakıyorum. Doğrudur. Bizim TCDD veya diğer şehir içi raylı ulaşımımızı AB ile ilişkilendirme nedenim ise medyanın AB’ yi hep trene benzetişi ve o treni kaçırışımız yönünde haber yapılması veya yetkililerin demeçleri.
Salt imaj çalışması olsun diye, salt hükümetimiz döneminde yapıldı diye yapılan hızlı tren tam 7 ay sonra, 1 yılını dolduramadan raydan çıkmayı başardı. Normal trenlerimiz bile zırp pırt raydan çıkarken, hızlı olanın farklı olması beklenemezdi. Bu trenin ulaştığı hızdaki tren 1980 li yıllarda Avrupa’da yapıldı ve 1990 başından itibaren tüm Avrupa’da yaygın olarak kullanılıyor. Bizde 1980 yılında darbe yapıldı ve insanlar birbirlerini öldürüyordu. 1990 lı yıllar ise devletin terör örgütü PKK ile yüksek yoğunluklu mücadelesi ile geçti. Arada dile kolay 20 yıl var. Avrupa’da 2010 yılında gelinen teknoloji saatte 500 km hızla gidebilecek trenler iken biz 200 km hıza yüksek hız diyoruz. Şimdi bu acı tablonun üzerine Paris ve Londra metrolarıyla İstanbul metrosunu kıyaslamaya düşmeyeceğim.
1999 yılında Avrupa’da şehirler arası çalışan otobüs görmedim. Keza bizdeki neredeyse bir havalimanı edasıyla yapılan otobüs terminali de görmedim. Akaryakıt ve otomobil bizdekine göre oldukça ucuz ve alınabilir. Bu nedenle insanlar ister kendi araçlarıyla, ister havayoluyla, ister hızlı veya normal trenleriyle rahatlıkla bir yerden başka bir yere gidebiliyor. 1999 yılında bindiğim normal tarifeli tren iki katlıydı, tuvaleti temiz, aynalarla çevriliydi ve klimalıydı. Şimdi daha iyi olması muhtemeldir. Bizde ise trene bindiğinizde kokusu üstünüzden çıkmaz. Üstelik bizim trenlerimiz risk de taşıyor. Adana – Mersin veya Fırat Ekspresine bindiğinizde varoşlardaki eli taşlı çocukların attıkları taşların bulunduğunuz vagonun camına isabeti hatta bir iki taşın camdan içeri girmesi ile Allah korusun bir kaza yaşayabilirsiniz.
Demiryolu yapımı Osmanlı döneminde Almanların yardımıyla başladı. Dikkat ederseniz tren garlarımızda Alman mimarisi hakimdir. Tabi bu zihniyet Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da devam etti. Peki ne oldu da öncelikler bir anda değişiverdi?
Marshall yardımı
2. Dünya Paylaşım Savaşından kârlı çıkan otomotiv ve petrol şirketlerinin tercihleri ve ABD‘nin Marshall Planı ile Türkiye‘ye dayatılan ulaşım politikası uyarınca, demiryollarının geliştirilmesi neredeyse durdurulmuş ve karayolu ulaştırma alt sistemi geliştirilmiştir. Marshall II. Dünya Savaşı sonrasında çöken Avrupa ekonomisini canlandırmak için ABD’nin yardım yapması gerekliliğini öne sürdü. Bu tezin amacı ABD mallarının bizimde içinde bulunduğumuz Avrupa pazarında satılması. Tabiki bu yardımların karşılığında beklentiler vardı. O dönemin parasıyla genç Türkiye’ye 351.700.000 $ yardım verildi. Karşılığında ise ucuz ve hasarsız ulaşım olan demiryolu yerine yapımı ve bakımı çok daha pahalı olan karayolu yapıldı.
Buna neden olan DP iktidarıdır, sağ iktidarlardır demek, sığ bir suçlu bulma yoludur. Bunun sorumlusu sağ iktidarlar değildir. O dönemde CHP milletvekilleri de bu yardımları övmüştür. Turgut Özal söylemişti: “Demiryolu komünist işidir, özgürlük tanımaz istediğin yerde inip binemezsin, ama karayolu öyle değildir”. Özal’ı bu nedenle eleştrenlerde en uzun demiryoluna Özal döneminde ulaşıldığını bilmesi gerekir. Ancak devlette yapılan demiryolunu küçümsemek, “demir ağlarla ördük” deyimini aşağılamak devlet adamlığına ve vatandaşlığa yakışmaz.
Mevcut demiryollarımızın % 41,5‘i Cumhuriyetin ilanından önce, % 40,5‘i de 1923-1950 döneminde yapılmıştır. 1923-1950 arasında 27 yılda ortalama 172 km demiryolu inşa edilirken 1950‘den sonra yılda ortalama 34 km olmak üzere 58 yılda yalnızca 1.981 km demiryolu yapılmıştır. 1950 yılı itibarıyla 9 bin 24 km olan toplam demiryolu hattı uzunluğu 2008 yılı sonunda 11 bin 5 km‘dir.
Türkiye ve 24 Avrupa ülkesini içeren güncel istatistiklerde:
•· Demiryolu yolcu taşımasında % 1,9 ile sondan birinci,
•· Demiryolu personeli sayısında on ikinci, yüz ölçümü ve nüfusu en büyük 6 ülke arasında sonuncu,
•· Demiryolu hat uzunluğunda dokuzuncu, yüz ölçümü ve nüfusu en büyük 6 ülke arasında büyük ara ile sonuncu,
•· Yolcu sayısında on beşinci, yüz ölçümü ve nüfusu en büyük 6 ülke arasında çok büyük ara ile sonuncu,
•· Yolcu-km‘de on beşinci, yüz ölçümü, nüfusu ve demiryolu hat uzunluğu en fazla olan 6 ülke arasında çok büyük ara ile sonuncu,
•· Yük taşımada net ton ölçeğinde on altıncı, yüz ölçümü, nüfusu ve demiryolu hat uzunluğu en büyük 6 ülke arasında çok büyük ara ile sonuncu,
•· Ton-km ölçekli yük taşımada on ikinci, yüz ölçümü, nüfusu ve demiryolu hat uzunluğu en büyük 6 ülke arasında büyük ara ile sonuncu,
•· Demiryolu trafiğinde on üçüncü, yüz ölçümü, nüfusu ve demiryolu hat uzunluğu en büyük 6 ülke arasında büyük ara ile sonuncu,
•· Elektrik enerjisi tüketiminde (tüketimi tespit edilen 19 ülke arasında) on yedinci,
•· Km² ye düşen demiryolunda yirmi üçüncü,
•· 10 bin nüfusa düşen demiryolunda sonuncu,
•· Nüfusun demiryolu ile seyahat sıklığında sonuncu,
•· Elektrikli demiryolu hat yüzdesinde (tespit edilebilen 23 ülke arasında) yirmi birinci sırada yer almaktadır.
Demiryolu bu durumda olan ülkenin çok yatırım yapılan karayolu iyi durumda mı? Bugün tüm avrupa içinde örümcek ağı gibi otoyol varken bizde İstanbul-İzmir arasında dahi böyle bir yol yok. Belçika’da şehirlerarası tüm otoyolların ışıklandırıldığını biliyor musunuz? Ulaşım ve haberleşme bir ülkenin kalkınma düzeyini gösteren en önemli faktörlerdendir. Bizim kullandığımız internet hızını Avrupalı yıllar önce çok daha ucuza kullanıyordu. Avrupada kullanılan sabit telefonu biz onlardan bir nesil geriden takip ettik. Ulaşımda ve haberleşmede Avrupalı olamadık. Peki Asyalı mı kaldık? Asyalı Çin’de 500 km hızla giden trenler var. Japonlar ise bizim hızlı trenimizi 1964 yılında kullanmaya başladılar.
Bu yazının amacı TCDD üzerindeki oyunlar, yanlış yatırım politikaları ve ihmal değil, o nedenle konuyu dağıtmayalım. Avrupa ile aramızdaki uçurumun demir yollarından nasıl göründüğü ortada. AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer diyen siyasetçilerimiz, o yolu tren raylarından geçiremediler. Çünkü raylardan geçirmek popüler bir söylem değildi ve zaten onlara göre raylardan da geçmiyordu.
Neyse biz türkümüzü söyleyelim;
Tren gelir hoş gelir, ley ley limi limi ley Odaları boş gelir, limi limi güzel gel bize Yöresi: Malatya- Adnan Gül Kaynak: http://www.mmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=10211 Düzenleme: Günay DemirMerhaba
Dönüyorum son kez kendime
Döndüm yeni bir yangın kuracağım
Eski bir kıvılcımın kökünden
Döndüm döndüm ki
Döndüğüm yerde değilim
Artık şarkılar sağırdır
Masallar lal
Hoşçakal iki gözüm
Hoşçakal
Çocuk
Türk Bayrağı
Anayasamızın değiştirilmesi dahi teklif edilemez maddelerinden üçüncüsünde Türk bayrağı için, “Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır” denir. Buradaki kanunda belirtilenden kasıt Türk Bayrağı Kanunudur. Kanunu merak edenburadan okuyabilir. Yoldan yüz kişi çevirin, Türk bayrağı nasıl ortaya çıkmış diye sorun, kaç kişiden doğru yanıtı alabilirsiniz acaba? Ben doğru cevabı verecek olanların sayısına dair bir yorum yapmak istemiyorum. Zaten okullarda öğretilen bayrak bilgisi de efsanevi bir zemin üstüne kurgulandığı için, doğru yanıtı bir tek kişiden dahi alamama ihtimalimizin olduğu kanısındayım.
Yanlış olan ve malesef internette de dolaşan bilgi şu: Bilinen efsaneye göre, 1. Kosova Savaşı sonrasında Türk askerlerin kanının bir çukurda toplanması sonucunda, Ay ve Yıldız’ın yan yana gelmesi ile oluştuğu söylenmektedir. Yapılan tüm varsayımlar arasında, 1. Kosova Savaşı’nın sebep olması en büyük imkanlardan biridir, lakin bu savaş tarihinin akşamında gökyüzünde Jüpiter ve Ay yan yana nadir anlarından birini yaşamıştır. Bu savaş sonunda ele geçirilen bir Sırp askeri, dönemin padişahı Murat Hüdavendigar’a Sırp savaş planlarını vereceği taahhütü ile yaklaşmış; hançeri ile Osmanlı İmparatorluğu galibiyeti ile sonuçlanan savaş sonrasında şehit edilmiştir. Yerine büyük oğlu Yıldırım Beyazıt geçmiştir.
Yukarıdaki bilgiyi internetten aldım. Neredeyse her yerde bu yazıyor. Bu bilginin devamında o gece jüpiter ile ayın yanyana geldiği ender tarihlerden biri olduğu belirtiliyor. Kosova Savaşı 1389 yılında oldu. Ay yıldızlı bayrağın ilk kullanılışı ise 1793 yılında gerçekleşiyor. Arada 400 sene var. Dolayısıyla bu bilgi tamamen efsane (hurafe). Zaten bir milletin bayrağı bu denli sığ ve tesadüfi oluşamaz. Türk milletinin tesadüfi bir tarihi hiçbir zaman da olmamıştır. Malesef bayrağımızın nasıl oluştuğunu dahi bilimsel olarak açıklayamıyoruz.
İlk ay-yıldızlı bayrağımız III.Selim’in kabul ettiği ay ve sekiz köşeli yıldızlı kırmızı bayraktır. Buradaki sekiz köşeli yıldız şekil biliminde “zafer” anlamına gelir. Beş köşeli yıldızı kullanan ilk hükümdar ise Sultan I. Abdülmecit’tir (1842). Beş köşeli yıldız ise “insan“dır. Aynanın karşısına geçin, bacaklarınızı ve kollarınızı açın. İşte size yıldız.
Peki neden ay ve yıldız?
Ay müslümanlar için bir semboldür. Hristiyanlık’ taki haçın İslam’daki karşılığıdır da denilebilir. Çünkü, ‘Hilâl’ kelimesi ile ‘Allah’ lâfzı Arapça’da aynı harflerden oluşmakta ve bu yüzden de ebced hesabında karşılıkları aynı sayıya (66) tekabül etmektedir. Diğer yandan Müslümanların kullandığı Hicri takvim ay yıllarını baz almıştır. Aya göre planlandığı için de takvim hareketlidir. Yani yılbaşı her zaman aynı zamana denk gelmez. Kışa da gelebilir yaza da. Bu da Müslümanlıktaki “İnsanın dünyadaki yolculuğu”nu simgeler (geçiciliğini). Bakınız Hicri Takvim’in çıkış noktası doğum ya da ölüm değil Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretidir. Yolculuğudur.
Bunun dışında bilinen en eski Türk tarihinde de inanılan tanrı GökTanrı’ydı. Güneş, ay ve yıldız ise tanrının yansımaları olarak kabul ediliyordu. Gökbilimi ise Türklerde önemliydi. Bu nedenle yıldızın da güneşin de sık sık kullanıldığı görülmüştür. Örneğin, bazı Osmanlı sancaklarında güneş de kullanılıyordu.
Bayrak için yazılan nice duygulu şiirde bayrağın kutsallığına dair öyle dizeler vardır ki onları okuyan vatanperverlerin tüyleri diken diken olur. Ancak tarihimizi okurken efsanelerle değil bilimle okumalıyız. Tarihini tesadüflere bağlayan bir millet gün gelir karaları bağlar. Bayrağımızı tanıyarak ona sahip çıkalım.
Tüm milletlerin bayraklarına saygıyla…
Bu Gemi Nereye Yol Alıyor
7 asker katlediliyor, daha cenazeler kalkmadan ve araştırma başlatılmadan Cumhurbaşkanından Başbakan’a provokasyon iması yapılıyor!
PKK olayı üstleniyor, o bile umursanmıyor!
Ali Tatar’dan Ali Belgütay Varımlı ve Tanju Ünal’a… arka arkaya subaylar intihar ediyor!
Erzincan’da polis yasaları çiğneyip MİT bölge binası ile Jandarma İstihbarat Binasını basıyor. MİT’ten ve jandarma istihbarattan birilerini göz altına
alıyor. MİT’in bağlı olduğu Başbakan hiçbir tepki vermiyor!
Ergenekon sanığının yattığı hastanede silahlar patlıyor!
Bir yargıç, 23 yargıç hakkında suç duyurusunda bulunuyor!
Otobüsler, karakollar, caddeler yakılıyor, Serap yanıyor!
Havada, karada, denizde silahlar bulunuyor!
Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı öyle değil diyor ama Yargıtay’ın aylarca dinlediği bilirkişi tarafından belirleniyor!
Bir savcı öteki savcının dosyasını elinden alıyor!
Türk Silahlı Kuvvetleri aylardır, “Psikolojik saldırı altındayım” diye feveran ediyor ama bu sesi işiten yok!
Bu arada PKK’nın partisi kapatılıyor!
Memurlar, itfaiyeciler, eczacılar, tütün işçileri sokaklara dökülüyor!
Ve maden ocağı patlıyor, 19 işçi ölüyor! Ocak sahibi geç de olsa yakalanıyor, ama serbest bırakılıyor!
Bu arada suikast iddiaları ortalığa dökülüyor!
Bu ülke yönetiliyor mu? Böyle yönetiliyorsa, bu gemi nereye yol alıyor?
Engel-Angel
Yazının başlığındaki Angel, Melek sözcüğünün ingilizce’de karşılığıdır. Her ne kadar bu yazı engelliler haftasını ıskalasa da, bu sorun ıskalanmayacak kadar büyük.
Bugün Türkiye’de kaç engelli var? Bu engellilere verilen ne gibi haklar var? Bunlar hakkında fikriniz var mı?
Kesin olmamakla beraber Türkiye’de yaklaşık 200.000 zihinsel engelli, 540.000 bedensel engelli, 110.000 işitme engelli ve 80.000 görme engelli var. Bu sayılar toplandığında yaklaşık bir milyon kişi ediyor. Şimdi bir de şu açıdan bakalım. Engelli ailelerinin ortalama dört-beş kişi olduğunu düşünürsek, toplamda 4 milyon kişi bu durumdan doğrudan etkileniyor. Yeterince büyük olan bu tabloda ben de yerini alanlardan biriyim.
Öncelikle sorun şu: Engellerin kaynağı nereden geliyor? Doğuştan kazanılan bu engellerin ana kaynağı nedir? Ülkemizde malesef bebek ölüm oranı binde 20 nin üzerinde. Bu durum Avrupa ülkeleri içinde kendimizle kıyaslamaya dahi layık görmeyeceğimiz Slovakya’da binde 9, Slovenya’da binde 4, Letonya’da dahi binde 15. Almanya, Fransa, İtalya, İspanya gibi ülkeler binde 4-6 arasında seyrediyor. Doğumda ölüm oranı böyle olan bir ülkede doğumda doktor ihmali(hatası) ya da teknolojik yetersizlikler nedeniyle engelli olarak hayata gözlerini açmak zorunda kalan yavrularımızın sayısını varın siz düşünün. Zihinsel engelli olarak doğan çocuklarda kromozom sayılarından kaynaklanan bir hastalık yoksa bu çocuklar büyük ölçüde doktor kurbanı oluyor. Akraba evlilikleri de yadsınamayacak düzeyde. Ancak doğumda hayatlarına engel konulan bu melekler, doğum sonrasında bilinçli bir fizyoterapi görmediklerinden bu engelin büyüklüğü zamanla artıyor ya da tedavi edilemez duruma geliyor.
Engelliler içinde malesef zihinsel engellilerin tedavisinde doktorlar diğer engellere neden olan hastalıklara nazaran oldukça geride kaldılar. Zaten bu konuda dünya tıbbının da pek ileride olduğu söylenemez. Sağır ve dilsizler okulları 50 yıl önce de varken, zihinsel engelliler eğitim merkezlerinin mazisi 25 yılı ancak buluyor. Bugün Türkiye’nin bir çok şehrinde hatta ilçelerinde zihinsel engelliler eğitim ve rehabilitasyon okulları var. Bu okulların çoğusu özel ve kurumsallaşmamış teşebbüsler. Ne güzel ki, bir kaç on yıl önce büyük şehirlerde tek tük olan zihinsel ve bedensel engellilere dönük okullar varken, bugün sadece otizme özel eğitim merkezleri dahi çou şehirde mevcut, diğer okular ise ilçelere kadar yayılmış durumda.
Son 7 yılda, özellikle görme engelli İstanbul Milletvekili Lokman Ayva’nın gayretleriyle engelliler kanunen çağdaş haklara sahip olabildi. Örneğin, devlet bugün engellilerin özel eğitimi için ödenek ve ailede kişi başına düşen gelir asgari ücretin üçte ikisinden az olduğu durumlarda engelliye maaş sunmakta. Ancak bu haklar çoğu kanun gibi, uygulamada eksikliğe ve istismara uğruyorlar. Ancak sanırım AB standartlarının da etkisiyle bu haklar oldukça olulu revize edildi.
Engelli ailelerinde sinir ve stres kaynaklı hastalıklara sıklıkla rastlanıyor. Yanısıra huzursuz evlilikler boşanmalara kadar gidebiliyor. Bu durumda özellikle ağır engellilerin aile içi yaşadıkları sıkıntı daha da büyük. Çevremize baktığımızda bunca engelli olmasına rağmen, neden çok fazla görmüyoruz sorusunun cevabı bu ailelerde gizli. Görmüyoruz çünkü onlara bakmıyoruz ve onlar da bize görünmüyorlar. Bize görünmüyorlar çünkü aileler toplumun tepkisinden çekindikleri için bu bireyleri dışarı çıkartmıyor. Malesef adabı zayıf, eğitimsiz insanlar kendini burada da gösteriyor. Ben engellilere dönük cehalet dolu bir çok tepkiye bizzat şahit oldum. İşte tüm bu hastalık, umutsuzluk, toplum baskısı, çaresizlik engelli ailelerinde değişik dozlarda ruhsal tramvalara sebep oluyor.
Neyse ki güzel şeyler de var. Bugün görme engelliler için de büyük bir kütüphane oluşturma gayreti var. Üstelik bunu tamamen gönüllüler yapıyor. Boğaziçi Üniversitesi GETEM bünyesinde sesli kitap kütüphanesi büyük bir hızla kuruluyor. Üniversitenin kendi kütüphanesinde de engellilere yönelik çalışmalar var. Aynı şekilde İstanbul Üniversitesi eğitim fakültesinin de ciddi çalışmaları var. Yine bazı okulların psikoloji bölümü öğrencileri zihinsel engellilerle buluşuyor.
L. Beethoven dünyanın en kaliteli müzisyenlerinin başında gelir ve sağırdır. Hayat bazen engel tanımaz olabilir. Kör olup da resim yapan, sağır olup beste yapan, ayakları olmayıp spor yapan niceleri var. Ümidi hiç bir zaman kaybetmemek gerek.
ciğerimizin aynı yeri yanar durur
onlar ise aynı değildir
büyür serpilir
ne gariptir ki onda bir engel yoktur
hayat bazen engel tanımaz olur
onlar bir olmaz bir olur
biz ne olmaz ne olur
Bir devletin ve toplumun engellilerine sahip çıkma düzeyi, o ülkenin gelişmişlik düzeyini gösterir.
Kentin Sosyal Değişiminde Bizimköylüler Derneği
Şehir içinde gezerken, etrafımıza baktığımız zaman şuralılar derneği, buralılar yardımlaşma ve dayanışma derneği gibi levhaları görüyoruz. Bu dernekler niçin var? Ne ihtiyaçla, hangi amaca yönelik kurulmuş, bunların altında yatan psikososyal nedenler neler?
Köyden kente göç, son 15 yıldır büyük bir hızla ilerliyor. Bu göçlerle beraber birlikte, geçmişte şehirde yaşayanlarla, köyden gelenler arasında sosyal ve kültürel farklar doğdu. Şehirleşemeyen köylüler, yeni şehirliler oldu. Bir de metropol sakinleri var ki onların kültürü bu kalabalıkta yalnızlaştı, soyutlandı ve semtlere sıkıştı. Örneğin Arnavutköy, Bebek sakinleri, bu semtlerin dışında bir yere pek kımıldayamadı. Yine bu büyük göç, şehirlerde varoş ya da gecekondu denilen yapılanmalara neden oldu.
Köylerdeki cemaat tipi davranış kalıpları, şehirlerde cemiyet tipi davranış kalıplarına dönüşerek yeni kurumlar, yapılar ve mekanizmalar oluşturdular. İşte yöre dernekleri bu mekanizmanın ürünüdür. Gittiği şehire adapte olmak yerine, kendi yöresinden insanlarla bir arada olabilmek, hemşehrileri ile sosyal ve ekonomik anlamda işbirliği yaparak ayakta kalabilmek adına kurulan derneklerdir. Ancak bu örgütleşmenin aynı şivede, aynı yörede, aynı örfte buluşması, kentli köylüleri daha da yalnızlaştırdı. Türkiye, hemşehricilik yapmanın zararlarını yıllar boyu çekti, çekiyor. Bu yöresel dernekler özellikle doğu ve karadeniz illerinin, ilçelerinin ve kasabalarının ve hatta köylerinin adına kurulan birliklerdir. Gelişmiş şehirlerin ise böyle şeylere ihtiyacı yoktur. Bugün Bursalılar, Kocaelililer derneği gibi şehirlerin başka şehirlerde derneği yoktur.
Bu dernekler sivil toplum örgütü olarak değil, neredeyse hepsi erkeklerin toplanıp kıraathane olarak kullandığı, bir de kına gecesi, mevlüt, düğün organizasyonlarına ev sahipliği yapmanın ötesine geçemiyor. Türkiye’de nereli olduğumuzun ne önemi var? Bugün İstanbul’da ne kadar İstanbullu, Ankara’da ne kadar Ankaralı var? Doğduğumuz yerlerin sorunu, ne kadar bizim sorunumuzsa, başkalarının da o kadar sorunu. Ancak yaşadığımız yer, öncelikle bizim sorumluluğumuzda. Bugün Hakkari ile Giresun’un sorununları Adana’da ve Çanakkale’de yaşayanları ne kadar ilgilendiriyorsa, İstanbul’daki Giresunluyu da o kadar ilgilendiriyor. Şehirlerin tümü aynı bütçeden belli oranlarda pay alıp, o bütçeye kendilerince gelir gönderiyor. Sorunlarımıza da, güzelliklerimize de hep beraber sahip çıkmalıyız. Bu yüzden yöre dernekleri ya işleyişini değiştirmeli, ya da kıraathane izni almak yerine dernek kurayım zihniyetine bırakılmamalıyız.
Yörecilik, hemşehricilik, şivecilik, ırkçılık, şövenistlik gibi olgularla insanları birbirinden uzaklaştırdığı gibi; adam kayırma, yandaş oluşturma, rant sağlama, çeteleşme gibi daha kötü sonuçlara ulaştığı gerçeğini de görüyoruz. Memleketimiz bir tane. Neresinde doğduğumuz değil, neresinde yaşadığımız önemli. Bir hemşehricilik yapılacaksa yaşadığımız yeri seçmeliyiz, geldiğimiz yeri değil.
Muhteşem bir Türkiye mümkün: Dr. Rüştü Bozkurt
Ortak Düşünce Platformu’nun bu ay ki konuklarından biri de Dr. Rüştü Bozkurt’tu. Sayın Bozkurt’un mikro ve makro ekonomi üzerine yaptığı izlenimler oldukça çarpıcıydı. Makro düzeyde rekabet ve pazar için çok ilginç ve yerinde tespitler yapan Bozkurt şunları söyledi. “Tüketici değerleri, beklentileri ve davranışları değişecek. Teknoloji kalite homojenitesi yaracak. Bir cam bardak ele alalım. Bu cam bardak Fransa’da Duran firmasında üretildiğinde 35 kere yıkanıyor. Paşabahçe üretirse 30 kez, Endonezya’da ise 10′u bile bulmuyor. Siz bu bardakları tezgaha koyunca, tüketici fiyatından dolayı Endonezya malına gidiyor. Çünkü bu teknoloji beş duyu organıyla fark edilemiyor. Üç kuşak dericiye suni deriyi gösterdiğinde tanıyamıyor. Çünkü bu ancak laboratuvar düzeyinde anlaşılabiliyor. Teknoloji kalite homojenitesi yarattığı için, ürünlerinizi satmanız marka ve imaja bağlı. Marka ve imaj yaratmanız için de ülke imajı çok önemli. Onun için de coğrafi sınırların kalkması, coğrafi yalıtımın kalkması, görsel ve her türlü iletişimin, mobilitenin artması gerekmektedir.” Türkiye’de marka ve imaj için çalışmalar var ancak oldukça yetersiz. Bugün Turquality’nin yürttüğü proje, Dünyanın devlet destekli ilk ve tek markalaşma programıdır. Tüm sektörlere hitap eden program, ihracat yapan firmalar için güzel bir fırsat. Ancak ülke imajımızı belirleyen en önemli faktör, bana göre gurbetçilerimizdir. Türkiye’yi yurt dışında temsil eden mühendis, doktor, işçi, işveren, öğretmen ve hatta birey olarak tüm vatandaşlarımız, bizim imajımızı çizer. Bu konuda ise Avrupa’da pek sevilmediğimizi söyleyebilirim.
Rekabette diğer can alıcı nokta ise innovasyona dayalı rekabet. Bu rekabet için Bozkurt şunları söyledi. ”İnnovasyona dayalı rekabet sessiz bir süreçtir. Ekonomik fazı olmadan yapılamaz. Ancak ar-geye ayrılan fonlarla yapılır. Örnek olarak, bütün Türkiye’de mobilya sanayi %40 gerilediği halde İstikbal 13 % büyüdü. Çünkü geçtiğimiz yıl 15 milyon doları argeye yatırdı. Büyük kobilerden 15-20 % büyüyen de var. Ama asıl mesele, siyaseti geçmiş jargondan çıkarıp, bu eksene koymazsak, siyasetimizi bunlara göre şekillendirmezsek, tutarlı bir siyaset üretemeyiz.” Türkiye için hala ekonomi üzerinden siyaset yapılamıyorsa, biz makro pazarda neleri kaçırdığımızı dahi bilemeyiz. En son arge yapan kurumlarda vergi indirimi gibi teşviklerle hükümet buna gaz verdi. Ancak bizim iç siyasetimiz ve keza dış siyasetimiz çoğunlukla etnik, çeteleşme, örgütleşme konuları üzerine çakılı kaldı. Bu çivileri söküp, siyaset dengesini ithalat-ihracat, işsizlik, üretim ve borçlar üzerine kurduğumuz zaman ancak uluslararası arenada da ülkemizi ekonomik değerleriyle temsil edebiliriz. Bugün AB için konuşulanlara bakın, Kıbrıs, Kürt sorunu (demokratikleşme sorunu) ve Ruhban okulu gibi etnik ya da dini değerler üzerine konuşlanmış bir siyaset var. İç siyasetimiz olduğu gibi dışarıya yansımış durumda. Asıl AB kriterleri olan enflasyon, yaşam standardı, işsizlik gibi can alıcı konular sanki tamammış gibi bu etnik ve dini meseleler üzerinden AB’ye gireceğimiz havası estiriliyor. Türkiye’nin asıl sorunlarından birinin gündem sorunu olduğunu da atlamayan Bozkurt, “Gündemlerimiz iki günde bir değişiyor. Tek bir gündem yakalayıp, onun üzerine yeterince tartışma yapıp, fikir üretemiyoruz. ” dedi. Aslında tartışılıyor, fikir üretiliyor ancak ürettiğiniz fikri satamıyorsunuz çünkü gündem pazarında muhatabınız kalmıyor.
Ranta değil, üretime dayalı teşvikler, projeye dayalı destekler, tarım ve hayvancılıkta küçük yapılanmalar yerine büyük çiftlikler ve üretimler, enerjide dünya trendini yakalamak; barajların yerine rüzgar, nükleer enerji gibi alternatifler oluşturmak bunların hepsi mümkün. “Balkanlardan Çin’e kadar ki coğrafyada Türkiye’nin sahip olduğu kadar potansiyel ve girişimciye sahip tek bir ülke yok” diyor Bozkurt. Bozkurt’un bahsettiği coğrafyada ne tarım çeşitliliği, ne turizm olanakları, ne de enerji imkanları Türkiye kadar zengin bir ülke yok. Bu doğal kazanımı, işleyecek insanımız da mevcut. Ancak bu doğal kazanımı işleyemiyoruz. Amerikan üniversitelerinden MIT’den bir Türk öğretim üyesinin makalesinde şöyle diyor “Ne coğrafya, ne yeraltı zenginlikleri yer üstü zenginlikleri ne politikalar değildir zenginliği yaratan, kurumların işleyişidir.” Biz aynı konuları dönderip aktarıp yeniden gündeme oturtarak, ülke genelini ilgilendirmeyen konularla manşet yapıp tartışırken, hukukumuzdan işletmelerimize kadar kurumlarımızın işletmesini yeteri kadar gündemimize alamıyoruz. Bozkurt’un önemli bir tespiti de “Bugüne kadar siyaset, emek-siyaset eksenine göre oldu çünkü üretim emek sermaye eksenine dayanıyordu. Ancak 2000′ li yıllarda siyaset o eksenden çıkarak, yaratıcı-yenilik eksenine kaydı. Eğer siyaseti bu eksene göre kitlelerin oluşumuna dayalı yapmazsanız başarılı olamazsınız.”
Özetle siyasetin yürüdüğü yolu değiştirmesi, 50 yıllık jargonu bırakması, halkın refahını etnik ya da dini haklara değil ekonomiye dayalı gerçekleştirmesi gerekiyor.
1945 yılında Niksar’ın Sorhun Köyü’nde doğdu. İlkokulu köyünde, Ortaokulu Niksar’da, Lise’yi Tokat’da bitirdi. Bursa Eğitim Enstitüsü’nden Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak mezun oldu. Eskişehir’de Tunalı Ortaokulu’nda öğretmenlik yaptı. Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nin gece bölümünü bitirdi. Eskişehir’de yayınlanan Web Ofset (Günaydın) Grubu’nun Sonolay Gazetesi’ne geçti. Bu gazetede yöneticilik ve yazarlık yaptı. İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde öğretim üye yardımcılığı yaptı.
Bu kurumda, “Kentçi Ulaşım Sistemi’nde Araç Satın Alma Karar Süreci”nin işleyişini irdeleyen tezini vererek, doktor unvanını aldı. Akademi’den ayrılarak Şişecam’a geçti. Emekli oluncaya kadar bu kurumda Planlama Uzmanlığı, Planlama Müdür Yardımcılığı, Planlama Müdürlüğü ve Genel Sekreterlik görevlerini yaptı. Çeşitli gazete ve dergilerde makaleleri yayınlanan Rüştü Bozkurt, özellikle KOBİ’lerin sorunlarıyla, 1980’li yılların başlarından bu yana ilgileniyor ve Türkiye’nin çok değişik yörelerinde, küçük işletmelerin sorunlarını tartışan konferanslar veriyor. Kendimizi Sorgulamak, İşletme Odağı, Kendine Ayna Tutan Yönetici ve İşleyen Kurumlar Yaratmak isimli dört kitabı yayınlanan Bozkurt, 1980’lı yılların başlarından bu yana, Dünya Gazetesi’nde, yönetim konusunda haftalık yazılar yayımlıyor ve iş hayatına halen Dünya Gazetesi’nde devam ediyor.
Demokratik Açılım’a kim ne diyor?
Kürt açılımı, demokratik açılım, toplumsal barış ve kardeşlik süreci…Hükümetin konuyu ilk dillendirdiği günden bugüne 4 ay geçti. Ortada Kandil’den ve Mahmur’dan gelenlerin serbest bırakılması dışında somut bir aksiyon yok. Yapılmış olan aksiyon ise toplumun 90 %’ ını rahatsız etti. Açılımı, Türkiye’nin önde gelen siyasi kuruluşları nasıl değerlendiriyor? Bu sorunun cevabını halkın büyük çoğunluğu net olarak bilmiyor. Bu konuda hangi kurum ne yapmak istiyor, yorumsuzca ele alalım.
AKP
Hükümetin, Kürt açılımı konusundaki “kırmızı çizgileri” de var. Bunlar, genel af ve ana dilde eğitim. Bu çerçevede, Kürt alfabesinde yer alan harflerin, şu andaki mevcut alfabeye dahil edilmesi de düşünülmüyor. Kürt açılımı konusunda atılacak adımlar, Anayasa’nın ilk üç maddesine, aykırı olmayacak. Ayrıca üniter yapıya aykırı hiçbir adım atılmayacak. Ak Parti açılımı maddeleştirmek yerine, bunun bir süreç olarak uygulanmasını arzusunda. Ancak teslim olanlara iş verilmesi, para ödenmesi, ev alınması gibi dolaşan söylentilerin tamamen asılsız olduğunu bugün başbakan açıkladı. Zaten hükümet böylesine hassas bir konuda, acemice atılan ilk adımın cezasını çekiyor. Bu nedenle süreci oldukça yavaş ilerletme yanlısı olduklarını düşünüyorum. Yapılması planlananlardan bazıları şöyle;
• Cezaevlerinde Kürtçeye izin (Bu adım, Adalet Bakanlığı tarafından yapılan bir yönetmelik değişikliği ile zaten hayata geçirildi)
• Vatandaşlık hakkı- Silahlı eyleme karışmayan Kürt kökenli kişiler İçişleri Bakanlığı’nın önerisiyle Türk vatandaşlığını yeniden kazanabilecek.
• Kuzey Irak’taki Kürt yönetimiyle işbirliği yapılarak, Mahmur kampının boşaltılması sağlanacak. Kandil’in boşaltılması, burada silahlı militanların bulunması nedeniyle daha sorunlu. Bu konuda da Türk Ceza Kanunu’nun etkin pişmanlığı düzenleyen 221. Maddesinde değişiklik yapılarak, geri dönüşlerin kolaşlatırılması gündemde.
• Başta Diyarbakır Cezaevi olmak üzere tüm cezaevlerine AB standartları getirilecek. Diyarbakır cezaevinin boşaltılması da gündemde
• Taş atan çocuklar hapse değil, rehabilitasyona- Doğu ve Güneydoğu’daki gösterilerde polise taş attıkları için 30 yıla kadar hapis istemiyle yargılanan 115 çocuk ile daha sonra bu duruma düşeceklere cezaevi yerine rehabilitasyon kapısı açılıyor. Hükümet, terör suçlarında cezaları artıran hükümlerin 18 yaşın altındaki çocuklara uygulanmamasını öngören yasa değişikliği taslağını TBMM’ye getirdi bile. Bu çerçevede, yargılanan çocuklar için istenen cezalar yarı oranında düşecek. Çocuk Koruma Kanunu’ndaki koruyucu hükümler, terör davalarında da uygulanacak. Tüm çocuklar, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde değil çocuk ağır ceza mahkemelerinde yargılanacaklar.
• Özel Televizyonlarda da 24 saat Kürtçe yayın- RTÜK yaptığı bir yönetmelik değişikliği ile, TRT şeş’ten sonra, özel televizyonların da 24 boyunca Kürtçe yayın yapmalarının önünü açtı.
• Yerleşim yerlerine Kürtçe isme izin- Bu konuda adımlar atılmaya başladı bile. Doğu ve Güneydoğu’da adı sonradan Türkçeye çevrilen yerleşim yerlerine eski isimlerini kullanma izni verilecek. Bu konuda yapılan değişikliklere mülki idare daha şimdiden itiraz etmemeye başladı. Bu çerçevede küçük yerleşim yerlerinde ilk isim değişiklikleri de yapılmaya başlandı.
• Yerel yönetimler güçlendirilecek- Açılımın en kapsamlı maddesi bu. Halen TBMM’de tartışılmayı bekleyen yerel yönetimlerde reform yasası gözden geçirilerek, merkezi yönetimin birçok yetkisi yerel yönetimlere geçirilecek. Böylece belediyeler daha güçlü hale gelecek.
• Yeniden yargılanma imkanı geliyor- Yine hükümetin TBMM’ye ilettiği yasa değişikliği taslağı ile daha önce Terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın yeniden yargılanmasını engellemek amacıyla getirilen ve sonra başka dosyaları da etkileyen hüküm kaldırılıyor. Böylece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yeniden yargılama kararı verdiği 208 dosyanın mahkemelere gönderilmesinin önü açılacak.
• Açılım çerçevesinde, ifade özgürlüğünün genişletilmesi de gündemde. Hükümetin üzerinde çalıştığı bir başka madde, TCK’nın ifade özgürlüğünü düzenleyen 216. maddesi. Değişiklik ile, ifade özgürlüğünün sınırlarının geliştirilmesi planlanıyor.
• Kürtçe seçmeli ders olabilir- Hükümet, eğitim dilinin Türkçe olmasından hiçbir şekilde taviz vermeyecek. Ancak Kürtçenin de, tıpkı İngilizce, Fransızca gibi “seçmeli ders” olmasının önü açılacak.
• Üniversitelerde Kürtçe enstitüleri ya da Kürt Dili ve edebiyatı bölümlerinin de kurulmasını önü açılacak.
• Siyasetçilere, anadilde propaganda hakkı verilmesi gündemde. Bu konu zaten Avrupa Birliği ilerleme raporlarında da sürekli eleştiriliyordu. Şimdi hükümet, Siyasi Partiler Kanunu’nun, ‘Azınlık Yaratılmasının Önlenmesi’ başlıklı maddesi değiştirerek, bu durumu düzeltmeyi planlıyor. Böylece siyasetçiler, seçim propagandası sırasında
mitinglerdeki konuşmalaında, kullandıkları pankart, levha, broşür ve beyannamelerde Kürtçe’yi de kullanabilecekler.
• “Ortak tarih” adımı- Bu çerçevede, ilk ve ortaöğretimde tarih derslerinde müfredat değişikliği gündemde. Bu çerçevede tarih kitaplarında Kürtleri yok sayan ifadeler değiştirilecek.
CHP
CHP bu konuda SHP’nin 1990 yılında hazırldığı raporu istemeyerek de olsa kabullendi, arkasında olduklarını belirtti. CHP 1999 yılında ikinci bir rapor yayınlamıştı. Mevcut yönetimin yayınladığı raporun bu süreç içinde geçerli olduğu bildirildi. CHP hükümete destek vermeyecek. Raporlar uzun olduğu için dosya oalrak yükledim.
MHP
MHP açılım sürecine baştan beri kesin olarak karşı çıkarak, devletin ve milletin bölünmez bütünlüğüne bir tehdit olarak gördüğünü açıkladı. “MHP için konu bir daha görüşülmemek üzere kapanmıştır” diyerek kapılarını kapattı. Devlet Bahçeli, 4 maddelik MHP açılımını şöyle açıkladı.
1- Yurt içinde ve yurt dışındaki tüm teröristler teslim olmalıdır…
2- Tamamı yargılanmalı ve gereken cezalar verilmelidir. Veriecek cezalara razı olmalılardır.
3- Dağa çıkışlar engellenmelidir…
4 -Yokluk önlenmelidir. Bölgeye yönelik ekonomik yatırımlar yapılmalıdır.
DTP
Meclise temsil edilen bir siyasi partinin resmi internet sayfasının olmamasın büyük bir eksilkik olarak görüyorum. DTP bu konuda İmralı’nın muhatap alınmasını ve 15 Ağustos’ta İmralı’nın açıkladığı maddeleri hükümetin referans alması gerektğini açıkladı. İmalı raporu bilinmiyor. Yine Ahmet Türk ve Emine Ayna’nın açıklamalarıda ki tutarsızlklar, mitinglerde ve meclisteki konuşmalar arasındaki tezatlar nedeniyle de net bir şey yok. Anayasanın değişmesi konusunda tüm parti hemfikir. Ahmet Türk’ün açıklaması ise şöyle;
- Devletin zihniyet dünyasında değişiklik yapmadan sorun çözülmez
- Halklar arasında çatışma olmaması kazanımdır
- İçi boşaltılmış kardeşlik söylemleri sorunu çözmez
- Kimsenin bayrakla, sınırlarla bir sorunu yoktur olamaz
- Ülkenin ortak dili Türkçedir. Türkçe olmaya da devam eder. Kendi anadilinde eğiim yapacaklar için de Türkçe ortak değer olarak korunur
- Sorunun artık askere havale edilmemesi ve ölümlerin durması adına süreci destekledik. Ama hükümetin askeri operasyonda ısrarı ölümleri durdurmadığı gibi süreci ilerletemedi.
- Siyasi ve ekonomik rantları için bu acıların sürmesini isteyenlere karşı demokrasi mücadelemiz sürecek
- Demokrasi ekonomisiz, ekonomi demokrasisiz olmaz
Yorumsuz…
Fesleğen Çıkmazı’nda kalakalmak
Fesleğen Çıkmazı, bu sezon İstanbul Devlet Tiyatro’sunda perde açan oyunlardan biri. DT’ye göre konusu: ”Oyunda Mübadeleyle Girit’ ten Türkiye’ ye göçmek zorunda kalan bir ailenin aradan geçen 20 yılın ardından, özlemleri, hayatta kalma mücadeleleri ve aile içi ilişkileri anlatılıyor.”
Ben anlamadım…Gerçekten anlamadım. Bu oyunda böylesine ciddi bir konu mu ele alınıyormuş? Kaçırmışım, farkedememişim.
Memleketinin toprağını alıp koklayınca, bugün memleketimizde şöyle yapardık deyince salonca özlemi yaşamış mı olacağız? O toprağı öyle bir koklayacak ki ben oturduğum yerden görmediğim Girit’i özleyeceğim. Ya hayat mücadelesine ne demeli? 20 yıl uzak kalmış aile, ağalık beylikle geçirmiş zamanını. Aynı sofraya oturmayı layık görmedikleri işçileri var. Gelen bir telgrafta yazılı olan borç ile kalp krizi geçiriyor evin ağabeyi, evin akıllı kadınları yaptıkları çeyizleri satıp, paraya çevirerek bununla mücadele ediyorlar. Evcilik oynamak gibi. 10 dakikada hiç zorlanmadan dükkan kiraladılar, müşteriler de alış veriş yaptı…Eeee borçtan bir daha bahseden olmadı çözdük mü sorunu? Bu kadar çok soru sorarak anlattığım için üzgünüm. Oyun bendeki soruların hiçbirini yanıtlamadı. Kurguyu ve oyunculuğu büyük beğeniyle anlatan sözlük yazarlarına ve okuduğum kişisel internet sayfalarına da hayret ediyorum. Sözde acıklı bir oyunda ne ağlayabildik, ne gülebildik. İlginçtir ki oyun bittiğinde çoğusu sevinçle (oyunun bitmesine sevinerek) alkışlıyordu. Dışarı çıkacak olmanın heyecanını yaşayan, ikinci perde olsa hani içeri gelmeyecek olanların onlarcası vardı o salonda.
Rita’nın Şarkısı’nı yazarken “oyunlar oyuncularıyla değer kazanırlar” demiştim. Bu oyunda oyuncular yazılanı harika oynadılar. Ancak yazılan hiç bir şeye bağlanmıyordu. Bu oyun insanların yakıştırdığı temayı işleyemiyor. Aniden bitmesi, olayların bazısını birden çözümlemesi, bazısnı da çözümsüz bırakması izleyicide boşluk yaratıyor.
Hikaye olsa belli bir anı anlatması, kalanını okuyucuya bırakmasıyla Çehov tarzını yakıştıracağım ama sonunuda ansızın bağladı zaten. (Türk Çehov’unun babası Sait Faik’in de Fesleğen üzerine bir hikayesi vardı.) Ne bana ne kendine bir şey bırakmamış yazar. Çözümsüz kalan parçalarsa çözüme kavuşsa da bir değeri olmayacak şeyler. Doktor Bey’le ortanca kız kardeşin aşkını aştan bile saymam ben. Varsın ne olacakları bilinmesin.
İzleyeceklere iyi seyirler…
İstanbul Masalı
İstanbul Masalı
I.
Bulutların ucu tutuşur ikindi vakti
Yanarlar..Kararır gökyüzü
Derken Süleymaniye’de sela sesleri
Tarlabaşı’nda değişmiş bir adam yüzü
II.
Bir sabah vakti Haliç önünde
Martılar mesaiye henüz başladı
İşçiler, öğrenciler de Eminönü’nde
Soluk boruları egsoz dumanı


