Arşiv

Yazar Arşivi

Sinemada Bir Yıldız : Kemal Sunal

Aralık 28, 2011 Yorum yapın

Türkiye’de komedi filmi dendiğinde şüphesiz akla ilk gelen isimlerin başında Kemal Sunal gelir. Bu büyük ustanın, yıllardır unutulmayan, defalarca kez izlendiği halde toplumun bıkmadığı bu muhteşem oyuncunun keşfinden, mezarına uzanan yolcuğuna bir göz atmak istedim. Türkiye’de üretilen sanat eserleri gerek bireysel gerekse de ekip çalışmasını ön plana çıkarsın, asıl ön planda olan her zaman tek kişidir. Türkiye’ye bu açıdan kahramanlar ülkesi gözüyle bakılabilir. Örneğin dizilerde, filmlerde, oyunlarda başroldür aslolan, konserde ses sanatçısı, siyasette parti lideri, futbolda da her takımdan tek isim ön plandadır.  Sanırım biraz da bunun etkisiyle Kemal Sunal filmlerinde esas olan Şaban’dır. Örneğin Kapıcılar Kralı filminde Umur Bugay’ın yazdığı ve hatta sonrasında yıllarca sürecek Bizimkiler dizisine ilham olmuş harika senaryosu izleyiciyi pek de etkilemez. Bu nedenle bu tür yapıtlarda olumlu ya da olumsuz bütün parsayı tek kişi toplamıştır. Kemal Sunal’a kronolojik olarak bakacak olursak bir yıldızın parlayışı ve zamanla o birden artan ivmenin azalıp hatta geriye sardığını göreceğiz. Ancak bu geri sayımda Sunal’ın geçmiş filmlerindeki muhteşem oyunculuğu sayesinde tahtı sarsmayacak ve halkın gözündeki bir numaralı yerini korumaya devam edecektir.

Kemal Sunal’ı keşfeden kaşif Ertem Eğilmezdir. Eğilmez, çok iyi bir yönetmen olduğu kadar iyi de bir oyuncu koçuydu. Eğilmez’in oyuncu seçiminde de usta olduğunu Zeki Alasya, Halit Akçatepe, Metin Akpınar gibi sinema tarihinin en önemli komedi oyuncularının seçimiyle de kanıtlamıştır. Kemal Sunal’ın kendi yazdığı tez çalışmasında da geçtiği gibi “at suratlı” halinin durum komedisinde önemli bir yer tutacağını anladı.

Nitekim ilk filmi Tatlı Dillim’deki neredeyse figüran diyebileceğimiz yan karakter çalışmasıyla Kemal Sunal’ın umut verdiği görüldü. Tatlı Dillim, aynı zamanda literatüre kalabalık kadrolu Arzu Film ekolü olarak geçen film serisinin de ilk filmiydi. (Bu ekolün devamı olan filmleri aşağıda irdeleyeceğiz) Henüz tam olarak profesyonel aktörlük düzeyini yakalayamamış bir Tarık Akan; sinemada biraz daha tecrübe sahibi Filiz Akın; tiyatroda bir üstad olarak anılan Münir Özkul; ve sinema maceralarında henüz birer yan karakter olarak umut vaadeden Metin Akpınar, Halit Akçatepe ve Zeki Alaysa gibi isimlerin bir araya gelip köy-kent çatışmasını mizahi bir dille anlatacak bir aşk filminde neler yapabileceği bu filmle denenmiş oldu. Sonuç gayet olumluydu. 1973 yılında Kemal Sunal, Arzu Film ekolüne iyiden iyiye alıştı.  Önce Canım Kardeşim çekildi ve hüzün temasının içinde yaklaşık 1-2 dakika yer tuttu. İstanbulda yetişen biri olarak, bu iki dakikada kullandığı Kayseri şivesi kusursuzdu. Bu iki dakikalık Kayseri şivesine takılmamın nedeni ise, Eğilmez’in daha sonra bazı filmlerinde bu Kayseri takıntısına devam edeceği için Sunal’ın bu yeteneği çok önemliydi. Aynı yıl aynı ekolde “Oh Olsun” ve “Yalancı Yarim” filmleri çekildi. Hatta bir dip not olarak, “Oh Olsun” beklenen başarıyı yakalayamadığı için Eğilmez, 3 yıl sonraki Süt Kardeşler’e kadar Hale Soygazi’yle bu tip kadro filmlerinde çalışmadı. Yalancı Yarim ise muhteşem bir komedi filmine öncülük etti. Yalancı Yarim’in kalitesi sayesinde asıl proje olan Mavi Boncuk çekildi. Sunal-Akçatepe-Alasya-Akpınar grubu da iyiden iyiye kadro sinemasına ısınmıştı. Tiyatroya daha fazla meyleden Zeki- Metin ikilisi o dönem projelerinde partner olmayı seçerken, Akçatepe ve Sunal, kişisel dostlukları sayesinde filmografilerinin sonuna kadar beraber çalışma imkanı buldular. Bu dostlukta, Halit Akçatepe’nin bütün filmlerde yardımcı oyuncu olmaya gocunmadan çalışması da dikkat çeken diğer bir noktaydı.

II. Bölüm

“Mavi Boncuk” filminin çok tutmasından dolayı, kadro biraz daraltılıp daha yoğun komedi içeren ve Kayseri şivesinin sonuna kadar kullanarak güldüren “Köyden İndim Şehire” ve “Salak Milyoner” filmleri ardarda çekildi. Budala kardeşler Himmet-Saffet-Hayret ve Gayret, Münir Özkul ve Adile Naşit’le çok güzel bir etki yarattı. İkinci filmde dönemin meşhuru Kaynanalar’ın usta oyuncularından olan Tekin Akmansoy ve Leman Çıdamlı Özkul-Naşit ikilisinin yerine geçti. Ancak Ökten, bu değişiklik çok da fark yaratmadı. Bu iki filmde Kemal Sunal’a eşlik eden ilk kadın oyuncuda Meral Zeren’di. Zeren bir süre daha Sunal’a eşlik tti. Ve 1974 yılında ilk başrol filmi olan Salako çekildi. Bu defa Zeki Ökten’in yerini Atıf Yılmaz almıştı. 1975 yılında yeniden Zeki Ökten’le Hanzo ve Şaşkın Damat filmleri çekildi. Her iki film de Sunal’ın tipi üzerine kuruluydu ve bu filmler Kemal Sunal’ın en başarılı filmleri çektiği 73-78 yılları arasında biraz eğreti kaldılar. Tüm bu filmlerde yine Sunal’ın aşık olduğu kadın Meral Zeren’di. 1975 yılı efsanenin başladığı yıldı. Hababam Sınıfı ve kült olan bütün filmler 1975-1980 yılları arasında çekildi. Öyle ki aynı yıl içinde Sunal yedi film çekebilmeyi başardı. Kemal Sunal, 1 yıllık bir aradan sonra yeniden başrolden takım oyunundaki as oyuncu konumuna geçti ve ortaya Hababam Sınıfı çıktı. Eğilmez’in eski kadrosu tam takım yerini almıştı. Tarık Akan geri gelmişti, Münir Özkul grubun şefiydi, Adile Naşit, tamamı erkeklerden oluşan bir okulun Hafize Ana’sı olarak müstahdem rolündeydi. Zeki-Metin yazının başında da belirttiğim gibi kendi projelerini yaptılar. Belki de Hababam Sınıfı serisinde oynamadıklarına pişman olmuşlardır. Hababam Sınıfı’yla Meral Zeren ve Sunal’ın da birlikteliği son buldu. Eğilmez, Hababam’daki yan kadroların tamamını gazete ilanıyla bulmuştu ve muhteşem bir ahenk yaratmıştı. Bu ahenkten dolayı Hababam Sınıfı’da Rıfat Ilgaz’dan çıktı Ertem Eğilmez’e geçti. Hababam Sınıfı’nın diğer bir sonucu da Şaban karakterini doğurmasıydı. İnek Şaban modeli bu filmler serisiyle başladı ve Şaban’lı filmlerin başlama vuruşu yapılmış oldu. 76′da ikinci Hababam Sınıfı çekildi. Kartal Tibet’in Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor filmi seriyi kadroca ve konuca baltalamış ve kaliteyi aşağıçekmiş olsada Hababam Sınıfı filmleri Türk Sinemasında kült filmler arasında yerini almayı başardı.

Devamı gelecek….

Categories: film, istanbul, tiyatro Etiketler:

D i l e k (1)

Eylül 27, 2010 Yorum yapın

Hans ve Gratel ormanda yolunu kaybetmesin
kırmızı başlıklı kızı kurtlar yemesin
Yeter artık!
Kül kedisi zulüm görmesin
Beyaz atlı prens atından düşsün
Pamuk prensesi de kimse öpmesin!

Categories: Çocuk, şiir

Sunay Akın: Kule Canbazı

Ağustos 26, 2010 Yorum yapın

Laf canbazı Sunay Akın’ın Kule Canbazı’nı Galata’ya doğru yürütelim bakalım…Galataya gidene kadar türlü olayları anlatan yazarın, bazı anlatılarına burada yer vermemek olmaz. Kız Kulesindeki Kızıl Derili’nin kahramanı meşhur The Godfather olan Marlon Brando’ydu. Bu kitaptaki ise Besim Ömer Paşa.

Besim Ömer Paşa’yı bilir misiniz?

Besim Ömer Paşa bu topraklara ilk doğumevini kazandıran hekimdir. Falanca ünlü bir dizide oynadı diye kahraman yapıldı, koca hekim unutuldu benzetmelerine girmek istemiyorum. Ancak trajik olan Besim Ömer Paşa’yı tıp fakültesi mezunlarının bile çoğu tanımaz. Oysa heykeli dikilecek adamdır Ömer Paşa. Devlet-i Aliye-i Osmanlı’nın İstanbul’unda doğumda ölen annelerin ve doğmakla doğmamak arasında kalan bebelerin hızırı olmuştur Ömer Paşa. Kendi imkanlarıyla yürüttüğü doğum evi çalışması başlangıçta gerek halk gerekse de devlet tarafından hoş karşılanmasada, zamanla yaptığının doğruluğunu herkes kavrayacaktır. Viladethane yapımına karşı çıkan II.Abdülhamit, daha sonradan kendisi bir viladethane yapımı için emir verecektir. Besim Ömer Paşa orada yetiştirdiği hekimlerle İstanbullu hanımların çocuklarını ve hatta kendilerini kurtarır. Ve Ömer Paşa Amerika’da bir konferansa denizyolu ile gidecekken, gemiyi kaçırır. O gemi Titanik’tir.

Düşündüm de acaba Ömer Paşa, o gemide olsaydı ve birinci mevkide seyahat etseydi, gemideki garibanların üstüne kapının zincirlenmesine ve onların ölüme gitmesine göz yumar mıydı?

Eyüp Oyuncakçısı

Padişah II.Mahmut Eyüp’te gezerken bir çocuğun ağladığını görür ve neden ağladığını sorar. “Oyuncak istemiş, annesi almamış” derler Padişah da emri verir. “Tüm oyuncakçılar kapatılsın!”. Eyüp oyuncaklarıyla meşhur bir semttir ve tahtadan yapma oyuncaklar satan  çok dükkan vardır. Bu korkunç emir neyse ki uygulanmaz. Ben de bir gün Eyüp’ e gittim. Nerede bu oyuncakçılar diye çarşıyı dolaştım. Ve Buldum, küçük ama çok küçük bir dükkan. Kapısı kapalıydı. Kitapta anlatılan oyuncakları gördüm. Sonra tekrar gittiğimde açıktı. Tahtadan dönmedolap bile vardı.

Padişahın yemek artıkları

Sene 1899′da padişah II.Abdülhamit’in tabağından kalanları dili tutulan bir çocuğa gönderirler. Artık deyip geçmemek lazım. Padişah sofrasının artığıdır gümüş kaplarla çocuğa gönderilen ve inanışa göre bu yemekler onun dilini açacaktır. Aynı çocuk daha sonra ailesiyle misafirliğe gittiği bir evin hizmetçisi tarafından bir çingeneye satılır. Ve yine aynı çocuk dili açılınca evdeki terlikleri sıra sıra dizer ve onlara ders anlatmaya başlar. Bu zat-ı muhterem Hasan ali Yücel’dir. İlk milli eğitim bakanımız ve aynı zamanda da yazar olan Yücel, artığını yediği sofranın saltanatına son vereceklerden biri olmuştur. Hasan Ali Yücel’in dedesi ise devletlü padişahımızın kıymetlü hediyelerini Japon kralına götürmüş ancak Japonya’da Yokohama limanındaki kolera salgınından dolayı 13 gemicisini de kaybetmiştir. Durumun İstanbul’a bildirilmesi üzerine gelen emirle acilen geri dönmek zorunda kalmışlardır. İlginçtir ki Japonlar geminin bakımdan geçmeden dönmesine razı olmamıştır ancak emir büyük yerdendir. Bu geri dönüş yolunda ekmekçi sepeti gibi gacur gucur sallanan Ertuğrul fırkateyni dalgalara yenilmiş ve 500 ü aşkın mürettebatıyla batmıştır. Gemi batarken kurtulmaya çalışan tayfalar Kaptan’ı çağırdıklarında, Kaptan üniformasını giymekte Ertuğrul’la beraber çıkacağı ebedi yolculuk için hazırlık yapmaktadır.

Biz her ne kadar Galata’dan yola çıktığımız kitapta Kız Kulesine varamadan gemiyi batırmış olsak da; yazar okuyucusuna çepeçevre bir İstanbul gezintisi yaptırıyor. Zaten Ertuğrul’un öyküsüne de bu kitapta yer verilmemiş.


Gönülden(I)

Mayıs 29, 2010 Yorum yapın

Herkesin yüreği mangal gibi

Herkesin yüreğinde bir aslan

Herkesin yüreği kaya gibi

…Sağlam

Bir benimki benzer saman çöpüne

Adın anıldığı zaman

Categories: şiir Etiketler:

Seni Seviyorum Mükemmelsin! Şimdi Değiş

Mayıs 21, 2010 Yorum yapın

İkili ilişkiler üzerine çeşitlemelerden oluşan bir müzikal tiyatro…

Skeçlerden oluşan oyunda özellikle Deniz Arcak ve Murat Evgin’in güçlü ve güzel sesleriyle hem de oyunculuklarıyla oyundan kopmayacaksınız.

Bu sezon için gösterimi bitti, belki önümüzdeki sezon yeniden oynar. Ücreti devlet tiyatrolarına nazaran oldukça pahalı olsa da, ödeme sıkıntınız yoksa paranızın karşılığını güle güle alabileceğinizi söyleyebilirim.

Categories: tiyatro Etiketler:,

Sunay Akın: Kız Kulesi’ndeki Kızılderili

Nisan 25, 2010 Yorum yapın

Hemencecik okunuveren tatlı bir dille acı öyküler anlatan bir kitaptan biraz söz edeceğim:Kız Kulesi’ndeki Kızılderili

Özgürlük anıtının meşalesi Kızılderililerin barış çubuğunu hiç yakmadı. Ve kadının elindeki defterde o insanlara hiç özgürlük tanınmadı.

Son yıllarda oldukça popülerleşen soykırımın Kızılderililere nasıl uygulandığından bahseden ama konusunu da sadece bununla sınırlı tutmayan kitapta çok şey bulacaksınız.

Dünya 500 yıldır aynı masalla uyutuluyor. Beyazların öldürülmeye layık gördükleri terörist olarak gösteriliyor. 70′li yıllarda Western denilen film türüne bakalım, posta arabasını durdurup masumları öldüren Kızılderililerdi. At üstünde posta arabasına saldıran Kıızlderililer acaba bu eylemlerinde ne kadar başarılıydı? İlginçtir ki atla ilk defa beyaz adam sayesinde tanıştı kızılderililer. Kızılderililerde at kültürü yoktu. Bu nedenle at üstünde hiç de iyi atıcı değillerdi. At üstünden inmeyen beyazlardı. Yalnız yerliler atla tanıştıktan sonra beyaz adamdan çok atla ilgilendiler. Kendi dillerinde atlara “Güzel İnsanlar” diyorlardı. Ancak asıl ilginç olanı 500 yıl önce uydurulan bu safsataya insanların inanışı hiç değişmedi.

Tarih kitaplarımızda şöyle yazar. Amerikayı Kristof Kolomb keşfetti, garibim yeni bir kıtayı keşfettiğinden habersiz öldü. Osmanlı bu dönemde yerinde dururken Batı’lı kaşifler dünyayı keşfetti.  Aydınlandılar. Coştular. Zenginliklerine zenginlik kattılar. Yeni bir kıtayı keşfedecek diye yola çıkan bir adam, daha sonra da defalarca gidip gelmesine rağmen, oradaki altını ve yiyecekleri hatta insanları kendi topraklarına getirip sömüren adam nasıl olurda yeni bir yer keşfettiğinin farkına varmaz. Diğer bir çelişki de Batı’nın en zayıf olduğu dönemde Doğu medeniyeti altın yüzyılını yaşarken daha iyi gemilere sahip doğulular okyanus aşmamışken nasıl olur da Batılılar aşarlar? Amerika’ya Kolomb’dan önce Japonların ve Çinlilerin gittiğine dair kanıtlar da var. Ancak hangi kaşifin rotasını oraya çevirdiğini tarih bilmiyor.

Peki Türkler? Gidebildiler mi? Hayır! Çünkü gitmelerine gerek yoktu. Türk aklının ve mantığının geçmişten günümüze değişmediğinin bir örneğiydi gitmemeleri. Amerika’dan gelen gemiler Akdeniz’e zenginlikleriyle giriyordu ancak bu gemilerden ancak Türk korsanlarının elinden kurtulanlar kendi ülkelerine bu zenginliği taşıyabiliyordu.Bir düşünelim Piri Reis, Turgut Reis, Barbaros Hayrettin gibi denizciler varken ve kitaplarımızda Akdeniz’in mutlak hakimi diye bahsedilen Türkler’in, böylesi bir zenginliği Batılılara kolayca yar etmesi de pek akılcı değildi değil mi?

Neden bizim kitabımızda Kolomb’un katliamı başlatan adam olduğu yazmaz? Neden bizim kitabımızda o dönemden bahsedilirken Kızılderililer göz ardı edilir?

Çok sevdiğim GodFather (Baba )filminin başrol oyuncusu Marlon Brando gerçekten çok baba bir adammış. Brando Oscar’ı reddeden ilk sinemacıdır. Tarihin en iyi filmi olarak gösterilen filmin başrol oyuncusu ödül almamıştır. Kahraman Brando Kızılderililer için eylemlere katılmış hayatını ortaya koymuştur.

Adolf Hitler, II. Dünya Savaşı’nda Yahudilere uyguladığı mezalimi beyazların Kızılderilileri topluca katletmesiyle öğrendi. Bir kurşun bir Kızılderili öldürüyordu. Oysa mikroplu battaniyelerde yatan Kıızlderililer bulaşıcı hastalıklarla topluca yok edilebilirdi. İşte Adolf’un kafasındaki ışık yandı ve Dachau kentinde ilk toplama kampını kurdu. Batıda hiç bitmeyen Yahudi zulmüne dünyanın bileceği en büyük zulüm imzasını çaktı.

Amerikan savaş sanayisinde kullanılan isimlerin neden Kızılderili isimleri olduğu da ayrı bir acıdır. Hem öldürüp hem de bununla övünür gibi helikopterine Apache, Comanche, Black Hawk adını vermesi vicdansızlıktır.

Hep söylenilen şeyler: Kızılderililer Türktür! Eskimolar Türktür! Yeniden tarih yazmayalım, tarihte Türk olarak bilinenler dışında  yeni Türkler yoktur. Kızılderililerin ise Türk olduğuna dair kesin kanıtlar olmadığı gibi başka ırklarla da ilişkilendiremeyiz. Çünkü Kızılderililerin kendi tarihlerini yazacak tarihçileri de yoktur.  Yaşadıkları fark edildiği gibi öldürülüşleri planlanan bir milletin tarihini kim yazabilirdi ki? Üstelik dünyada hiç bir milletle savaşmamış olduğu halde? Kızılderililerin Türkler’le kilim motifleri, dilleri, dini inanışları gibi bazı ortak özellikleri bulunabilir. O dönemde Hristiyan ya da Yahudi olmayanlar zaten Gök Tanrı ya da putlara inanıyordu. Kızılderililer bence Türk değildir çünkü atı ve savaşı bilmezler. Olası benzerlikler hemen her millet arasında görülebilecek benzerliklerdir. Tüm dünyanın Arap olarak bildiği ve kabul ettiği peygamberimiz için de Türk olduğu iddiası var. Hz. Muhammed’in Türk olduğuna dair kitap  bile yazılmıştı. Sevdiklerimizi Türk yapmadan da sahiplenebilmeyi öğrenmemiz gerekiyor.

Kitabın birbirinden ilginç olayları konu edinmesi, dilinin sadeliği ve şiirlerle süslenen anlatımı ile oldukça keyifli saatler geçireceğinizi garanti edebilirim.

Kız kulesiyle Kızılderililerin ilişkisi ise şairin yaratıcılığında gizli.

Soykırım, Diplomasi ve Türkiye

Mart 25, 2010 Yorum yapın

Arjantin ~ 1993,2003,2004,2005,2006,2007

Rusya ~1995, 2005

Kanada ~1996, 2000, 2004

Yunanistan ~1996

Lübnan ~ 1997, 2000

Belçika ~ 1998

Almanya ~2005

Hollanda  ~2004

İtalya ~ 2000

İsveç ~ 2000, 2010

Slovakya ~ 2004

Venezuella ~ 2005

Şili ~ 2007

Litvanya ~ 2005

Kıbrıs Rum Kesimi ~ 1982

Galler ~2010

İskoçya~2010

Uruguay ~ 1965, 2004, 2005

Vatikan ~2000

Polonya ~2005

Fransa ~ 2001

İsviçre ~ 2003

Soykırımı tanıyan ülkelerin listesi böyle. Bu listeye eklenecek ABD ile liste kısa sürede uzayacaktır. Ben ABD’ nin şu dönemde böyle bir kararı alacağına ihtimal vermiyorum ancak yine de tedbiri elden bırakmamak gerekir. Eğer bu soykırımın gerçekten yapıldığına inanıyorsan kabul et, inanmıyorsan kabul etme. Aynı başkan ve parlemento döneminde her yıl bu konunun ısıtılıp ısıtılıp ABD meclisine gelmesine de anlam vermek mümkün değildir. Ermeni lobisine bu bakımdan acıyorum. Davaları siyasi malzeme olarak kullanılıyor. Ermeniler bugünün manzarasına baktıklarında geçmişte de aynı şekilde  büyük devletlerin siyasi çıkarlarına piyon olduklarını anlamalarını beklerdim.

Soykırım siyasetimiz de ekonomik politikalarımız gibi basiretsiz ve kısa vadeli. Ekonomide en fazla üç yıllık plan uygulayabiliyoruz, soykırımda ise üç aylık. Bir de birileri çıkıp diyor ki, hiç önemsenecek bir durum değil, kabul etseler ne olur?  Bir yaptırımı mı var?  Dünyada 50′den fazla ülkenin bunu kabul ettiğini düşünün. Dünya nazi Almanya’sını nasıl biliyorsa, sizin atalarınızı da öyle bilir. Kurtuluş Savaşı emperyal güçlere karşı topraklarını koruyan inanmış insanların savaşı olmaktan çıkıp, mazlum! milletlerin katliamı üzerine kazanılmış bir muharebeye dönüşür ve Türkiye lekeli bir devlet olur.

Liste uzarken, enerjisini içerde harcayan Türkiye; kimi görüşlere göre cumhuriyetinin en parlak dönemini yaşarken bunu lehine çeviremiyor. Avrupa’nın enerjisini kontrol eden, Ortadoğu’da barış garantörü devlet misyonu üstlenen, en büyük ekonomiler listesinde yerini alan, güçlü bir ordusu olan Türkiye bu avantajlarıyla, Fransız meclisindeki Ermeni lobisi kadar Avrupa’da etkili olamamış olacak ki özgürlükler ülkesi! İsviçre “Soykırım yoktur!” demeyi suç saydı.Bırakın Avrupa’yı müslüman Lübnan dahi tanımış ve ona bile yaptırım uygulayacak kudrete sahip değiliz. Lübnan’daki elçimiz  2000 yılında çağrıldı mı bilmiyorum ama aramızdaki vizeyi 2010 yılında kaldırdık.

Diğer yandan Türkiye kendi içinden kendini vurdu. Güz Sancısı filminde Rumlara zulmeden Türkleri yine Türkler izledi. Diğer yandan nobele layık görülen tek Türk Orhan Pamuk, soykırım konusunda Türkiye’yi suçlu buldu. Yaptığımıza inandıkları soykırımdan dolayı özür dileyen aydınlarımızın bazılarını da www.ozurdiliyoruz.com sitesinde görebilirsiniz.

Ermeni ve Türk halkı birbirlerine oldukça benzer milletlerdir. Bu milletlerin arasındaki diyalog için kıtalar arası bir diplomasiye ihtiyaç yoktur. Amerika’daki, Rusya’daki veya Fransa’daki güçlü Ermeni lobilerinin ve sermayesinin Ermenistan’a bir katkısı olsaydı Ermenistan bugünkü coğrafyasında standartları çok daha yüksek bir devlet olabilirdi. Ben inanıyorum ki halklar arasında, çok az bir kesimi hariç, bir düşmanlık yok. Ermenilerle yüzyıllar boyu kapı komşusu olan bizlerin, şimdi sınır komşusu olarak gerçek komşuluk vazifelerimizi karşılıklı olarak yerine getirmemiz ise olması gereken bir durumdur. Ermenistan’ın dış etkilerden olabildiğince az etkilenmesi bunun olmazsa olmaz şartıdır. Böyle bir durum ise şimdilik ufukta görünmüyor .

Türkiye’nin ortak tarih komisyonu önerisi her ne kadar tarafsız gibi görünsede, tarih komisyonunun bu çıkmazda yol açabileceğine inanmıyorum. Öyle bir komisyonda her iki tarafta kendini masum göstermek için belgeler çıkaracak. Sonunda olay sizden şu kadar kişi öldürüldü, bizden bu kadar kişi öldürüldü gibi toplu mezar ve ölü sayma yarışına dönüşecektir. Bu komisyonun yerine Türkiye kendi için aşağıdaki gibi aksiyonlar alarak bir başlangıç yapabilir.

* Türkiye’nin bundan böyle iç kamuoyuna değil evrensel boyutta bir anti-propaganda yapmak zorundadır.

* Yabancı parlementolarda yapılan konuşmalarda özellikle bu konuya değinilmeli, yakın ilişki kurulan devletlerde ise Ermeni soykırımına karşı yasalar çıkarılmasını sağlamalı ve uluslararası kamuoyunda ses getirmesi sağlanmalıdır

* Yurt dışından Türkiye’ye gelen öğrencilere, turistlere havaalanlarında veya tur şirketlerinin bu konuda bilgilendirme yapmasını sağlamalıdır.

* Yurt dışında önemli merkezlerde halka brifing dağıtılmalıdır.

* Uluslararası spor müsabakaları öncesi yabancı taraftarlara bildiri dağıtmalıdır. (Ermenistan maçında Ermenilerin Türklere bedava dağıttığı “Soykırımı kabul ediyorum” yazılı tshirtleri Türklerin yazının anlamını sorgulamadan giydiğini hatırlayınız.)

3 saniye 5 saniye 7 saniye 10 saniye

ARJANTİN
Ermeni soykırımını tanıma tasarısı 1993, 2003, 2004, 2005, 2006, 2007′de gündeme geldi ve hepsinde de kabul edildi.

Beş Sevinç

Mart 7, 2010 Yorum yapın

Beşi bir yerde sevinçlerimin

İşte küçük evler

İşte karanfiller

Yağmurlarla gökkuşağı bir yerde

Bir de istanbul var

Galata’dan süzdüğüm…

Sarhoştum şimdi hatırlamıyorum

Dolunayla bölündü gece

Sahi ne oldu Süleymaniye’ye

Minare bir yerde

Kubbe bir yerde…

Categories: ömer, istanbul, şiir Etiketler:, , ,

Yasamada Sivil Toplum Kuruluşları: Dr.İrfan Neziroğlu

Mart 5, 2010 Yorum yapın

İrfan Neziroğlu’nun yasamada STK etkisi üzerine sunumundan özetlenmiştir.
Konuşmasına yasama süreçleri ile başlayan Neziroğlu, sunumunun devamında sivil toplum kuruluşlarının yasamada nasıl aktif rol alabileceğinden ve TBMM’de STK’ların etkisinin artırılmasına yönelik yapılan çalışmalardan bahsetti. Konuşmasının ardından katılımcıların sorularını da özenle yanıtlayan İrfan Neziroğlu’na salt bizler için Ankara’dan gelerek gösterdiği nezaketi ve keyifli sohbeti için teşekkür ederiz.

Konuşmadan bazı kısımları okuyucularımız için özetledik.
Dr.Neziroğlu’nun başkanlığında mecliste diğer ülke parlementolarıyla meclis başkanı ve milletvekili ilişkilerinin yanı sıra başka parlementolara eğitim  düzenlenmekte ve kalıcı yasama ilişkileri kurulmaktadır. Bu kapsamda meclisimiz Azerbaycan, Suriye, Gürcistan, Arnavutluk, Makedonya, Bosna Hersek gibi ülkelerle bilgi alışverişi yapılmıştır.STK’ların yasamada etkin olamamasını, geçmişten gelen devlet ve STK’lar arasındaki uzaklıktan kaynaklanmasına bağlayan Neziroğlu, “Geçmişte devlet bir uçtaysa , STK’lar diğer uçta oldu. Bu algı sorunu yeni yeni aşılmaktadır.” Diyerek özetledi.

Gündemi belirleyebilirsiniz
Sayın Neziroğlu STK’ların yasamada etkinliği için önemli teknik bilgileri ise şu sözlerle paylaştı.Yasama sürecinde danışma kurulu, parti grupları ve başkanlık divanı etkin rol alıyorlar. Salı günü siyasi parti gruplarının isteği üzerine gündemi belirlemek amacıyla danışma kurulu toplanıyor. Parti grubu  meclis araştırmasının, soru önergesinin ya da bir kanunun görüşülmesinin, ön sıraya çekilmesi gibi aksiyonların alınmasını da sağlıyor. Genel kurulun gündemini iktidar partisi grubu belirlemektedir. Muhalet partilerinin gündeme getirmek istedikleri konu ancak iktidar partisindeki başkan vekilini ikna ettikleri zaman olur. Onun dışında muhalefet partisi grubu gündemi belirleyemez, gündemi iktidar partisi belirler. STK’lar gündeme getirmek istedikleri konuyu iktidar grubunu ikna ederek gündeme taşıyabilirler. Gündeme taşınmasa da, hazırlandığınız konuda bir milletvekili aracılığı ile ya da doğrudan herhangi bir parti grup başkan vekili ile hazırlandığınız konuyu genel kurula taşıyabilirsiniz. Genel kurulda uzlaşma sağlanmasa dahi, danışma kurulu veya grup önerisi ile meclise herhangi bir konu taşıdığında dört milletveklili toplam 40 dakika bu konu üzerinde konuşuyorlar. Böylece 1 saate yakın sizi konunuz üzerine müzakere yapılmış oluyor.

Kanun tasarılarında STK olarak aktif olabilmek mümkün
STK lar Meclise kanun tasarısında da bulunabilirler. Örneğin trafikle alakalı bir konuyu çalışıp trafik kanununda değişiklik talebiniz varsa, bu konuda ulaştırma bakanlığı ile temasa geçebilirsiniz. STK’ların düştüğü bazı yanlışlıklar var.  Öncelikle, STK oldukça hazırlıklı olmalı, yeterince araştırma yapmış olarak  görüş bildirmelidir. Kanunları kendilerinin değil TBMM’nin yapacağının bilincinde olmalı, kendisi yapacakmış gibi bir beklentiye kapılmamalıdır. Aynı konu üzerinde, diğer STK’lar ile görüş birliğine varmalıdır. Aksi durumda STK’ların hepsi kendi talepleri doğrultusunda hareket ettiğinde sonuç almaları zorlaşmaktadır.

Bakanlıklar kanun tasarılarını tartışmaya açmıyorlar
Kanun düzenlemelerinde STK’ların görüşlerinin alınması yeni çıkarılan mevzuata göre yasalaştı ancak henüz sağlıklı işlememektedir. Bakanlıkların da tasarıları internet sayfalarından açıklayıp, görüş almaları mümkün ancak adalet bakanlığı haricinde pratikte uygulayan bir bakanlık malesef yok. Yasamaya dönük bu tarz kurumsallaşmalarda sıkıntı var, STK olarak oldukça ısrarcı ve bakanlık bürokratlarının bu konudaki dikkatlerini çekmeniz gerekmektedir.

Önerilerinizi mutlaka meclise bildirin
Hiç olmazsa meclis başkanlığına kanun teklifi olarak sunulup ne olacağını görmelisiniz. En azından komisyonda görüşülür, burada sabretmek ve bu konuda elinizden geleni karşılığı olmasada yapmak gerekir.Meclis kayıtlarına geçmesi de önemlidir. Komisyonlara gelen talepler araştırılıyor bu da belli bir vakit alıyor bu süreçte de STK meclise teknik destek sağlanmalı.Gündem dışı bir konuyu da bir milletvekili aracılığıyla mecliste konuşulmasını sağlayabilirsiniz.

Kanunlarda neden eksiklik ve çelişkiler oluyor?
Meclisimizde kanun tasarıları çok hızlı ele alınıp yeterince üzerinde konuşulup tartışılmadığı için kanunlarda bazen eksiklikler oluyor.  Örneğin, Ceza Kanunu, Medeni Kanun gibi konularda komisyonlar üç dört yıl üzerinde konuştukları için onların durumu daha farklı ve kanunlar yeterince süzülerek belli olarak belirlenmektedir.

Categories: güncel, gündem, Türkiye Etiketler:, ,

Trenler ve İnsanlar

Şubat 23, 2010 Yorum yapın

İnsan biraz da trendir

Trenlere benzer hayat istasyonları

Hepimizin kaderidir tren rayları

Bilinmezliğimiz oradadır

Geleceğimiz orada

Hani her şeye hevesimiz

Hani o yaman çelişkilerimiz

Makaslara benzer taraf değiştirmemiz

Ya peşine takıldığımız güçlüler

Usul usul sözünü dinlediklerimiz

Onlar lokomotiflerdir

Sıra sıra diziliriz ardıları sıra

Aynı çileye de katlanırız seve seve

Peki hayatımıza giren tüm insanlar

Ancak bir tren yolculuğu kadar kalırlar

Kimi bir zaman kimi son durağa kadar

Zamanı gelince biletlerini keseriz

Gözlerimiz yaşlanır kimi gidince

Tren çığlığıdır serzenişimiz

Bir durur bir kalkarız

Hepimiz bir trenin vagonlarıyız

Son durağı bildiğimizden midir nedir

Ağır aksak yol alırız

Categories: şiir Etiketler:, ,

Milli Eğitim ve YÖK Üzerine

Şubat 20, 2010 Yorum yapın

Milli eğitim, bir ülkenin can damarıdır. Önemli sayılabilecek tüm değerler, ekonomi, sağlık, bilim, din ve bunlardan başka ne varsa hepsinin temeli eğitimdir. Eğitim omurgası sağlam devletler, dünyayı şekillendirecek gelişmelere imza atar, dünya siyasetini belirlerler. Eğitim omurgası zayıf devletler ise değerli beyinlerinden istifade edemez, gelişemezler.

Bu yazıyı artık yeter, pes dedirten Milli Eğitim ve YÖK uygulamalarından dolayı yazıyorum. Türkiye’de öğrenim gören her bireyi etkileyen iki sınav var. Biri liselere giriş, diğeri üniversiteye giriş sınavı. Herkesi etkileyen bu iki sınavın kritikliğinin farkına varamayan idarecilerimiz bir türlü bu sınavları belli bir sisteme oturtamadılar. Bu sınavlar, iktidar ve bürokrasinin deneme tahtası haline geldi. Bakıyoruz her iki yılda bir bu sınavlardan birine müdahale edilip, hem öğrenciler hem de aileler bir kaosa sürükleniyor. Sınav sorularının konuları, puanlama sistemi, okulun katkısı, sınava giriş sayısı, sınava girenlere uygulanacak katsayı, alan etkisi derken bir sınavla oynanabilecek ne kadar alan varsa hepsiyle defalarca oynayıp, öğrencilerin sınav stresine sağolsunlar bir de sistem stresi ekliyorlar.

Ortaöğretim kurumlarında SBS diye bir sistem geldi. İlk yıl okul puanının bilmem yüzde kaçı, ikinci yıl farklı bir yüzdesi sonra hepsinin değişik ağırlıklı ortalaması…12 yaşındaki çocuk, bu sistemi kavradığında kuşkusuz matematiğini de belli bir seviyeye yükseltmiş olacak. Problem gibi bir sınav sistemi. Her yıl sınava girecek ergenliğe yeni giren çocukların dershane ve okul temposuyla ezilmesi ve asosyalleşmesi kaçınılmaz bir hal aldı.

ÖSS, ÖYS, YGS, LYS… Üniversiteye giriş için bu yıl YGS ve LYS sınavları devreye kondu ancak şimdi yeni bir model üzerine çalışılıyormuş. Fransız modelini alacak, prestijli üniversiteler kendi sınavlarını yapacak ancak meslek liseleri ve düz liseler aynı katsayıyla bu sınava girecekmiş. Ayıptır, yazıktır… Daha yeni getirdiğiniz sistem hiç uygulanmadı hemen yenisini düşünüyorsunuz. Bu nasıl bir iştir ki, 40 yıldır bir üniversiteye giriş sınavı belli bir düzene giremedi. Yıllar önceki bir uygulamaya göre, sınava giren öğrenciler daha sınav sonuçlarını görmeden, hatta sınava dahi girmeden üniversite tercihlerini yapıyorlar. Sonra artık şansa neresi olursa. Yarısı alın teri, yarısı milli piyango. Ardından 3 yıllık lise eğitiminin iki yılını yok sayan yeni bir sınav düzeni geldi. Zaten eğitim seviyesi düşük liselerimizin, iyice eğitim kalitesi düştü. Öğrenciler dershaneyi, okula yeğ tuttu. Bu sınav bir de 28 Şubat’ı yaşayınca, genç beyinlerin kafası iyice allak bullak oldu.

YÖK için darbe ürünü deniyor. Ben bilmiyorum, o zamanlar henüz yoktum. Ancak YÖK’ün resmi sitesinde YÖK için reform ürünü deniyor. Ne ürünü olduğundan ziyade, iktidardan önce herkesin, yetkilerine kısıtlama istediği ancak iktidara gelince bu yetkileri kendi lehinde kullandığı YÖK, üniversitelerdeki aşırı siyasallaşma üzerine üniversitelerin kötüye gittiğini ve kuruluşunun kaçınılmaz bir reform olduğunu belirtmiş. Ancak gerek geçmişte gerekse de bugün YÖK, siyasi güdümde olmuş, demokratik olması gereken rektör atamalarında dahi siyasi nüfuzunu ortaya koymaktan çekinmemiştir. (Rektörü cumhurbaşkanı atar, YÖK ise cumhurbaşkanına ilgili üniversitedeki seçilecek kişilerin sırasını gönderir.)

Kanaatimce Meslek liselerindeki ilk hatalı uygulama 8 yıllık eğitimin zorunlu olmasıyla geldi. 8 yıllık eğitim ile Fen Liseleri ile yarışan Anadolu Liselerinde kalite düştü. Meslek lisesine gidenlerinde iş öğrenme düzeyi geriledi, mesleki eğitim ise zayıfladı. 12 yaşında başlanılan bir mesleki eğitimin çok daha faydalı olacağını düşünüyorum. Meslek liselerinin öğrenciye meslek kazandırma avantajı olduğu gibi, matematik, fen bilimleri gibi derslerden ise kayıpları oluyor. İşte onların üniversitede alan dışı tercihlerinde onları asıl yoracak olanın katsayıdan ziyade aldıkları eğitim temeli olduğunu düşünüyorum. Yeni bir müfredat değişikliği var ama öncesinde zaten mesleki eğitim bu okullarda diğer standart derslere göre olması gerektiği gibi ağır basıyordu. Aslında bu konunun teknik olarak böyle olduğu bilinsede, bu konu üzerinde taraflaşan gruplar ana neden yerine asıl durumdan uzak bir nedenle karşı karşıya geliyorlar.

Salt imam hatipliler başımıza doktor, mühendis, öğretmen olmasın diye düşünerek, mevcut sistemin değiştirilmesine karşı çıkanlar, imam hatiplilerden çok daha hesapçı ve organize bir şekilde ilerlediklerini düşündükleri ve sürekli atıfta bulundukları cemaat yurtlarını, okullarını, dershanelerini, üniversitelerini ve evlerini kapatmayı denesinler. İmam hatipler de devletin okuludur ve amacı din adamı yetiştirmektir. Şüphesiz ki ülkenin buna ihtiyacı vardır ve diğer okullardan mezun olanlarda olduğu gibi diledikleri alanda çalışabilme hakkınasahip olmalıdırlar.

Koç topluluğunun bir sloganı var: “Meslek lisesi, memleket meselesi”. Konu gerçekten de memleket meselesi haline geldi. Şirketler meslek lisesi mezunu bulamıyorlarmış, kadroları zor dolduruyorlarmış. Garip bir durum var ki; teknisyen kadroları boş ama tekniker ve mühendis kadroları ise fazlasıyla dolu. Mühendis teknik lise çıkışlı değil diye beğenilmiyorsa, tekniker de teknik lise çıkışlı hem de iki yıllık üstüne yüksekokul okumuş. Burada da garip bir çelişki var…

Bütün bu değişiklikler, bu oturmamış düzen bir yana, bu kadar önemli sınavlarda sık sık yanlış soru çıkmasına ne demeli? Onlarca kişi çalışıp uzun uğraşlar sonucu ortaya 120-180 soru çıkarıyor, 1 i yanlış. Bu tahammül edilebilir bir hata değildir. 1999 yılında da sınav soruları çalınmıştı.  Her yıl bazı sınavlarda soruların çalındığına dair dedikodular dolaşıyorken, bu yıl bu olay mahkemece de kanıtlandı. Lütfen geleceğimiz ile daha fazla oynamayın. Bugün büyük devletlerin, ekonomilerini oturttukları sağlam birer eğitim sistemleri varken,eğitim sistemi oturmamış bir ülkenin dünyada saygın bir yeri olması beklenemez.

Ay Hırsızı: Sunay Akın

Şubat 12, 2010 Yorum yapın

Okurken, tadını damağınızda hissedeceğiniz bir kitap. UzAY üzerine kısa yazılardan oluşan bu değerli eserde, birbirinden oldukça farklı kültür, zaman, mekan, kişi ve hadise bir araya getirilmiş. Sunay Akın’ı dinlemekten hoşlanıyorsanız, okurken kendinizi sanki onu dinliyormuş gibi hissedebilirsiniz.

♣ Don Kişot’un yaratıcısı Cervantes’in İstanbulda bir cami inşaatında çalıştığını

♣ Barbie bebeğin öyküsünü

♣ Gökyüzü sevdasını, uçmanın sevdasını, ay sevdasını

♣ Atatürk’ün neden hiç uçağa binmediğini

♣ Enver Paşa’nın uçaktan kaç defa düştüğünü

♣ Osmanlının ay aşkını

♣ Nazım’ın ay sevdasını

♣ Düşünen ilk robotun Türk olduğunu

♣ Piri Reis haritasının sırrını

ve daha birbirinden ilginç onlarca yazıyı keyifle okuyabilirsiniz.

Ayrıca sıklıkla bahsettiği Oyuncak Müzesini de ziyaret etmenizi öneririm. Oyuncak müzesi hakkında buradan bilgi alabilirsiniz.

Categories: kitap, sunay akın Etiketler:, ,

Mavi Adam, Beyaz Melek:Avatar

Şubat 2, 2010 Yorum yapın

Filmi 31 ocak gecesi 00:30 seansında çok sevdiğim abim, ablam ve kardeşimle izledim. Aslında hiç gitmeyi düşünmemiştim çok ani oldu. Mavi ırkın, beyaz ırkın istilasından yine beyaz ırktan bir kurtarıcıyla nasıl kahramanca kurtarıldığının üç boyutlu serüveni. Filmin başrolünü oynayan gazi için de uygun bir başlık oldu sanırım: Mavi Adam, Beyaz Melek.

Bu film resmen bizimle dalga geçiyor!

Filmde Amerika bir bölgeyi işgal edecek ancak dikkat edilmesi gereken husus, Amerika değil, şirketlerin çıkarları için yapılıyor işgal. İşgalden öncesi var ama, İngilizce eğitim, yol ve ilaç veriliyor insanlara. İnsanların sevgisini kazanmak için verilenlere bakalım. Bizim de ülkemize verilen ve bundan dolayı oldukça müteşekkir olduğumuz nimetlerle aynı: Karayolu, ilaç ve İngilizce eğitim.

Iraklı gençlerin bazıları genizlerini yakan soğuk kolayı ilk defa işgal sonrasında içtikleri için aileleri olmasa da mutlu olmalılar belkide! İşte buna benzer bir şeydi Navilere verilenler.

Sonra haşmetli devletin kudretli gücü karşısındaki çaresizlik.

Yok, yok! Haksızlık etmemek lazım. İçlerinde insaflı olanlar da var. Ancak halkınızın kurtuluşu bu insafa gelenlerin elinde. Amerika’yla kimse baş edemez denilen noktada, biri erkek diğeri kadın iki melek beliriveriyor. Bir de tabiat ananın gönderdiği ebabil kuşları. Düşman içeri öyle bir sızıyor ki, siz o düşmanı kendinizden bilip, liderliğinizi emanet ediyorsunuz. Günümüz politikalarını böyle aleni gösterdikleri zaman insani güdülerden dolayı zoruna gidiyor insanın.

James Cameron güzel film yapmış, mesajını da iyi iletmiş bence. Her ne kadar ABD’nin politikalarının eleştrildiği söylense de, kendilerini korumak için saldıranlara “Terör bu terör” diye bağıran Albay Quaritch eleştiri  mi yapıyor yoksa dalga mı geçiyor kestiremedim. Daha çok barbar ve çağdışı yaşayan dedikleri toplumlarla alay eder gibi.

Film görseli şahaneydi. Süresi uzun ama sıkıcı değildi. Oyunculuklar da iyiydi. Herkes rolünü iyi oynamış.

Toruc Macto sahibi olmayı, Ford Mustange değişmem. Daha havalı olduğunu gördük.

Bu yazıyı da okumanızı tavsiye ederim.

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/13386148.asp

Categories: film Etiketler:

Adam Olacak Çocuk

Ocak 28, 2010 Yorum yapın

Küçükken

“Büyüdüğünde ne olacaksın?” derlerdi

“Büyük adam olacağım!” derdim

Büyüdüm

Sana aşık oldum

Categories: Çocuk, şiir Etiketler:,

Oyun içinde oyun: Profesyonel

Ocak 25, 2010 Yorum yapın

Yetkin Dikinciler’i Babam ve Oğlum’da ne kadar duygu yüklü gördüysem, Mavi Gözlü Dev performansında da o denli duygusuz buldum. Kıvırcık saçlarıyla Nazım Hikmet’i andırıyordu. Evet ama Nazım’ın duygusunu hissedemedim. Belki iyiydi ama ben o tada varamadım.

Oyunun başrolünde Yetkin Dikinciler ve Bülent Emin Yarar vardı. Her ikisi de iyiydi ancak Bülent Emin Yarar’ın  (Luka Laban) oyunculuğu ile oyun müthiş bir ivme kazandı. Hatta divamızın deyimiyle “fevkaladenin fevkinde” bir oyun sergiledi. Tek perdelik, görülesi bir oyun. Oyunun sonuna doğru biraz hicivli diyaloglar da var.

Balkan kalemi Kovaçeviç tarafindan bir kez daha yüzleştirildiğimiz Balkanlar, ırkların, kültürlerin acıların ve insana dair sistemlerin en yoğun şekilde harmanlandığı bir coğrafya parçası… Bütün bu yaşanmışlıkların sonucunda da yaşama dair kurguların en güzel örnekleri sanata yansıyabiliyor.

Oyunda bir de çok beğendiğim tam olarak olmasada şu anlama gelen bir söz vardı.

“Eğer yaşadığımız günlerin karanlık günler olduğuna inanıyorsak, o günler aydınlanana kadar birbirimize gece selamı verelim.”

Oyun hakkında bilgiler:

Dünyaca ünlü Sırp yazar Duşan Kovaçevic, Yugoslavya’daki büyük dönüşümden önceki ve sonraki toplumsal-politik yaşamı, bir entelektüelin yaşam öyküsü içinde, kara-komedi türünde ve ironik bir üslupla anlatıyor. 40 yaşlarında bir edebiyat adamı, bir sekreter ve bir gizli polisin sürprizlerle dolu soluksoluğa izlenecek hikayesi.

Yazan: Duşan Kovacevic
Çeviren: Başar Sabuncu  & Bilge Emin
Yöneten: Işıl Kasapoğlu
Dekor Tasarımı: Nurettin Özkönü
Giysi Tasarımı: Gülümser Erigür
Işık Tasarımı: Önder Arık
Müzik: Cenap Oğuz
Yönetmen Yrd.: Gülen Çehreli
Asistan: Tuğçe Şartekin Karasu

Oyuncular:
Profesyonel (Luka Laban ): Bülent Emin Yarar
Teodor Teya Kray : Yetkin Dikinciler
Sekreter (Marta): Gülen Çehreli
Kaçık: Cenap Oğuz
Sahne Amiri: Reşit Arslan
Kondüvit: Emre Akgül & Merve Yılmaz
Işık Kumanda: Serdar Yaman
Dekor Sorumlusu: Taner Tan, Serdar Erman

Sahne: İstanbul Devlet Tiyatroları Harbiye Kenter Tiyatrosu

http://www.istdt.gov.tr/turkce/oyunlar/oyun.asp?lngPlayID=339

Yazan: Duşan Kovacevic
Çeviren: Başar Sabuncu � Bilge Emin
Yöneten: Işıl Kasapoğlu
Dekor Tasarımı: Nurettin Özkönü
Giysi Tasarımı: Gülümser Erigür
Işık Tasarımı: Önder Arık
Müzik: Cenap Oğuz
Yönetmen Yrd.: Gülen Çehreli
Asistan: Tuğçe Şartekin Karasu
Oyuncular:
Profesyonel (Luka Laban ): Bülent Emin Yarar
Teodor Teya Kray (Ben): Yetkin Dikinciler
Sekreter (Marta): Gülen Çehreli
Kaçık: Cenap Oğuz
Sahne Amiri: Reşit Arslan
Kondüvit: Emre Akgül � Merve Yılmaz
Işık Kumanda: Serdar Yaman
Dekor Sorumlusu: Taner Tan, Serdar Erman
Categories: tiyatro Etiketler:

Ellerin Şimdi

Ocak 21, 2010 Yorum yapın

Ellerin uzak diyarların elçisi

Suskun bir sevdanın tedirginliği şimdi

Kaç çiçek kopardın dalından

Ellerin kaç çiçeğin katili şimdi

پ        پ       پ      پ      پ

Bir nefes ısıtıyorsun ciğerlerinde

Ellerin soğuktan üşüyor şimdi

Kestim düşlerimi bileklerinden

Ellerine muhtaç değil ellerim şimdi

پ       پ       پ       پ       پ

Bakışından arda kalan soluklar

Ellerin ellerin ellerin ellerin

Gidişinden arda kalan yarınlar

Şimdi şimdi şimdi şimdi

Sevmeler çok sonra

Gitmeler şimdi

Categories: şiir Etiketler:

Avrupa Birliği ve Demir Ağlar

Ocak 10, 2010 Yorum yapın

“Kara tren gecikir, belki hiç gelmez” türkü böyle başlar. Kara tren Osmanlı’dan beri gecikip de gelmeyendir. Yıl 2010 olmuştur. AB kapısında bekleyen Türkiye ise AB trenini kendi trenlerine benzettiği için o treni çoktan kaçırmıştır. AB ile ilgili nedense topluma hep demokratikleşme, insan hakları ve özgürlükler ekseninde haberler veriliyor. Sanki AB için her şeyimiz tam da bu değerlerimiz eksik ve Müslüman ve Türk olduğumuz için kaybediyormuşuz gibi bir hava estiriliyor. Bunda haklılık payı elbette olabilir. O kapıyı açık bırakıyorum. Doğrudur. Bizim TCDD veya diğer şehir içi raylı ulaşımımızı AB ile ilişkilendirme nedenim ise medyanın AB’ yi hep trene benzetişi ve o treni kaçırışımız yönünde haber yapılması veya yetkililerin demeçleri.

Salt  imaj çalışması olsun diye, salt hükümetimiz döneminde yapıldı diye yapılan hızlı tren tam 7 ay sonra, 1 yılını dolduramadan raydan çıkmayı başardı. Normal trenlerimiz bile zırp pırt raydan çıkarken, hızlı olanın farklı olması beklenemezdi.  Bu trenin ulaştığı hızdaki tren 1980 li yıllarda Avrupa’da yapıldı ve 1990 başından itibaren tüm Avrupa’da yaygın olarak kullanılıyor. Bizde 1980 yılında darbe yapıldı ve insanlar birbirlerini öldürüyordu. 1990 lı yıllar ise devletin terör örgütü PKK ile yüksek yoğunluklu mücadelesi ile geçti. Arada dile kolay 20 yıl var. Avrupa’da 2010 yılında gelinen teknoloji saatte 500 km hızla gidebilecek trenler iken biz 200 km hıza yüksek hız diyoruz. Şimdi bu acı tablonun üzerine Paris ve Londra metrolarıyla İstanbul metrosunu kıyaslamaya düşmeyeceğim.

1999 yılında Avrupa’da şehirler arası çalışan otobüs görmedim. Keza bizdeki neredeyse bir havalimanı edasıyla yapılan otobüs terminali de görmedim. Akaryakıt ve otomobil bizdekine göre oldukça ucuz ve alınabilir. Bu nedenle insanlar ister kendi araçlarıyla, ister havayoluyla, ister hızlı veya normal trenleriyle rahatlıkla bir yerden başka bir yere gidebiliyor. 1999 yılında bindiğim normal tarifeli tren iki katlıydı, tuvaleti temiz, aynalarla çevriliydi ve klimalıydı. Şimdi daha iyi olması muhtemeldir. Bizde ise trene bindiğinizde kokusu üstünüzden çıkmaz. Üstelik bizim trenlerimiz risk de taşıyor. Adana – Mersin veya Fırat Ekspresine bindiğinizde varoşlardaki eli taşlı çocukların attıkları taşların bulunduğunuz vagonun camına isabeti hatta bir iki taşın camdan içeri girmesi ile Allah korusun bir kaza yaşayabilirsiniz.

Demiryolu yapımı Osmanlı döneminde Almanların yardımıyla başladı. Dikkat ederseniz tren garlarımızda Alman mimarisi hakimdir. Tabi bu zihniyet Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da devam etti. Peki ne oldu da öncelikler bir anda değişiverdi?

Marshall yardımı

2. Dünya Paylaşım Savaşından kârlı çıkan otomotiv ve petrol şirketlerinin tercihleri ve ABD‘nin Marshall Planı ile Türkiye‘ye dayatılan ulaşım politikası uyarınca, demiryollarının geliştirilmesi neredeyse durdurulmuş ve karayolu ulaştırma alt sistemi geliştirilmiştir. Marshall II. Dünya Savaşı sonrasında çöken Avrupa ekonomisini canlandırmak için ABD’nin yardım yapması gerekliliğini öne sürdü. Bu tezin amacı ABD mallarının bizimde içinde bulunduğumuz Avrupa pazarında satılması. Tabiki bu yardımların karşılığında beklentiler vardı. O dönemin parasıyla genç Türkiye’ye 351.700.000 $ yardım verildi.  Karşılığında ise ucuz ve hasarsız ulaşım olan demiryolu yerine yapımı ve bakımı çok daha pahalı olan karayolu yapıldı.

Buna neden olan DP iktidarıdır, sağ iktidarlardır demek, sığ bir suçlu bulma yoludur. Bunun sorumlusu sağ iktidarlar değildir. O dönemde CHP milletvekilleri de bu yardımları övmüştür. Turgut Özal söylemişti: “Demiryolu komünist işidir, özgürlük tanımaz istediğin yerde inip binemezsin, ama karayolu öyle değildir”. Özal’ı bu nedenle eleştrenlerde en uzun demiryoluna Özal döneminde ulaşıldığını bilmesi gerekir. Ancak devlette yapılan demiryolunu küçümsemek, “demir ağlarla ördük” deyimini aşağılamak devlet adamlığına  ve vatandaşlığa yakışmaz.

Mevcut demiryollarımızın % 41,5‘i Cumhuriyetin ilanından önce, % 40,5‘i de 1923-1950 döneminde yapılmıştır. 1923-1950 arasında 27 yılda ortalama 172 km demiryolu inşa edilirken 1950‘den sonra yılda ortalama 34 km olmak üzere 58 yılda yalnızca 1.981 km demiryolu yapılmıştır. 1950 yılı itibarıyla 9 bin 24 km olan toplam demiryolu hattı uzunluğu 2008 yılı sonunda 11 bin 5 km‘dir.

haydarpaşaTürkiye ve 24 Avrupa ülkesini içeren güncel istatistiklerde:

•· Demiryolu yolcu taşımasında % 1,9 ile sondan birinci,
•· Demiryolu personeli sayısında on ikinci, yüz ölçümü ve nüfusu en büyük 6 ülke arasında sonuncu,
•· Demiryolu hat uzunluğunda dokuzuncu, yüz ölçümü ve nüfusu en büyük 6 ülke arasında büyük ara ile sonuncu,
•· Yolcu sayısında on beşinci, yüz ölçümü ve nüfusu en büyük 6 ülke arasında çok büyük ara ile sonuncu,
•· Yolcu-km‘de on beşinci, yüz ölçümü, nüfusu ve demiryolu hat uzunluğu en fazla olan 6 ülke arasında çok büyük ara ile sonuncu,
•· Yük taşımada net ton ölçeğinde on altıncı, yüz ölçümü, nüfusu ve demiryolu hat uzunluğu en büyük 6 ülke arasında çok büyük ara ile sonuncu,
•· Ton-km ölçekli yük taşımada on ikinci, yüz ölçümü, nüfusu ve demiryolu hat uzunluğu en büyük 6 ülke arasında büyük ara ile sonuncu,
•· Demiryolu trafiğinde on üçüncü, yüz ölçümü, nüfusu ve demiryolu hat uzunluğu en büyük 6 ülke arasında büyük ara ile sonuncu,
•· Elektrik enerjisi tüketiminde (tüketimi tespit edilen 19 ülke arasında) on yedinci,
•· Km² ye düşen demiryolunda yirmi üçüncü,
•· 10 bin nüfusa düşen demiryolunda sonuncu,
•· Nüfusun demiryolu ile seyahat sıklığında sonuncu,
•· Elektrikli demiryolu hat yüzdesinde (tespit edilebilen 23 ülke arasında) yirmi birinci sırada yer almaktadır.

Demiryolu bu durumda olan ülkenin çok yatırım yapılan karayolu iyi durumda mı? Bugün tüm avrupa içinde örümcek ağı gibi otoyol varken bizde İstanbul-İzmir arasında dahi böyle bir yol yok. Belçika’da şehirlerarası tüm otoyolların ışıklandırıldığını biliyor musunuz? Ulaşım ve haberleşme  bir ülkenin kalkınma düzeyini gösteren en önemli faktörlerdendir. Bizim kullandığımız internet hızını Avrupalı yıllar önce çok daha ucuza kullanıyordu. Avrupada kullanılan sabit telefonu biz onlardan bir nesil geriden takip ettik. Ulaşımda ve haberleşmede Avrupalı olamadık. Peki Asyalı mı kaldık? Asyalı Çin’de 500 km hızla giden trenler var. Japonlar ise bizim hızlı trenimizi 1964 yılında kullanmaya başladılar.

Bu yazının amacı TCDD üzerindeki oyunlar, yanlış yatırım politikaları ve ihmal değil, o nedenle konuyu dağıtmayalım. Avrupa ile aramızdaki uçurumun demir yollarından nasıl göründüğü ortada. AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer diyen siyasetçilerimiz, o yolu tren raylarından geçiremediler. Çünkü raylardan geçirmek popüler bir söylem değildi ve zaten onlara göre raylardan da geçmiyordu.

Neyse biz türkümüzü söyleyelim;

Tren gelir hoş gelir, ley ley limi limi ley
Odaları boş gelir, limi limi güzel gel bize
Yöresi: Malatya- Adnan Gül
Kaynak: http://www.mmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=10211
Düzenleme: Günay Demir :)

Merhaba

Ocak 7, 2010 Yorum yapın

Dönüyorum son kez kendime

Döndüm yeni bir yangın kuracağım

Eski bir kıvılcımın kökünden

Döndüm döndüm ki

Döndüğüm yerde değilim

Artık şarkılar sağırdır

Masallar lal

Hoşçakal iki gözüm

Hoşçakal

Categories: şiir Etiketler:

Çocuk

Ocak 4, 2010 Yorum yapın
Bir sabah vakti
Kuşkusuz bir seher vakti
Okul çantalarından öğrendim yorulmayı
Acıkmayı, lokanta camekanlarından
Her yokuşta bir ağırlık
Her inişte bir kuş tüyü bıraktım sokaklara
Annelerin güzelliğini dergi kapaklarından öğrenmedim
Benim annem kucağında bebe sallarken güzeldi
Ahmet Telli’den başkası değildi
“Çocuksun Sen” diye seslenen gaipten
Çocuksun sen
Alnına kırlangıçlar konan
Çocuksun sen
Bir rüzgar esse ellerim fesleğen kokuyor
Çocuğum
Ritmini kaybetmiş bir çarpıntının fırtınasında
Hiç büyümüyorum artık
Aslında…
İyi ki büyümüyorum
Categories: şiir Etiketler:, ,

Türk Bayrağı

Ocak 1, 2010 Yorum yapın

Anayasamızın değiştirilmesi dahi teklif edilemez maddelerinden üçüncüsünde Türk bayrağı için, “Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır” denir. Buradaki kanunda belirtilenden kasıt Türk Bayrağı Kanunudur. Kanunu merak edenburadan okuyabilir. Yoldan yüz kişi çevirin, Türk bayrağı nasıl ortaya çıkmış diye sorun, kaç kişiden doğru yanıtı alabilirsiniz acaba? Ben doğru cevabı verecek olanların sayısına dair bir yorum yapmak istemiyorum. Zaten okullarda öğretilen bayrak bilgisi de efsanevi bir zemin üstüne kurgulandığı için, doğru yanıtı bir tek kişiden dahi alamama ihtimalimizin olduğu kanısındayım.

Yanlış olan ve malesef internette de dolaşan bilgi şu: Bilinen efsaneye göre, 1. Kosova Savaşı sonrasında Türk askerlerin kanının bir çukurda toplanması sonucunda, Ay ve Yıldız’ın yan yana gelmesi ile oluştuğu söylenmektedir. Yapılan tüm varsayımlar arasında, 1. Kosova Savaşı’nın sebep olması en büyük imkanlardan biridir, lakin bu savaş tarihinin akşamında gökyüzünde Jüpiter ve Ay yan yana nadir anlarından birini yaşamıştır. Bu savaş sonunda ele geçirilen bir Sırp askeri, dönemin padişahı Murat Hüdavendigar’a Sırp savaş planlarını vereceği taahhütü ile yaklaşmış; hançeri ile Osmanlı İmparatorluğu galibiyeti ile sonuçlanan savaş sonrasında şehit edilmiştir. Yerine büyük oğlu Yıldırım Beyazıt geçmiştir.

Yukarıdaki bilgiyi internetten aldım. Neredeyse her yerde bu yazıyor. Bu bilginin devamında o gece jüpiter ile ayın yanyana geldiği ender tarihlerden biri olduğu belirtiliyor. Kosova Savaşı 1389 yılında oldu. Ay yıldızlı bayrağın ilk kullanılışı ise 1793 yılında gerçekleşiyor. Arada 400 sene var. Dolayısıyla bu bilgi tamamen efsane (hurafe). Zaten bir milletin bayrağı bu denli sığ ve tesadüfi oluşamaz. Türk milletinin tesadüfi bir tarihi hiçbir zaman da olmamıştır. Malesef bayrağımızın nasıl oluştuğunu dahi bilimsel olarak açıklayamıyoruz.

İlk ay-yıldızlı bayrağımız III.Selim’in kabul ettiği ay ve sekiz köşeli yıldızlı kırmızı bayraktır. Buradaki sekiz köşeli yıldız şekil biliminde “zafer” anlamına gelir. Beş köşeli yıldızı kullanan ilk hükümdar ise Sultan I. Abdülmecit’tir (1842). Beş köşeli yıldız ise “insan“dır. Aynanın karşısına geçin, bacaklarınızı ve kollarınızı açın. İşte size yıldız.

Peki neden ay ve yıldız?

Ay müslümanlar için bir semboldür. Hristiyanlık’ taki haçın İslam’daki karşılığıdır da denilebilir. Çünkü,  ‘Hilâl’ kelimesi ile ‘Allah’ lâfzı Arapça’da aynı harflerden oluşmakta ve bu yüzden de ebced hesabında karşılıkları aynı sayıya (66) tekabül etmektedir. Diğer yandan Müslümanların kullandığı Hicri takvim ay yıllarını baz almıştır. Aya göre planlandığı için de takvim hareketlidir. Yani yılbaşı her zaman aynı zamana denk gelmez. Kışa da gelebilir yaza da. Bu da Müslümanlıktaki “İnsanın dünyadaki yolculuğu”nu simgeler (geçiciliğini). Bakınız Hicri Takvim’in çıkış noktası doğum ya da ölüm değil Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretidir. Yolculuğudur.

Bunun dışında bilinen en eski Türk tarihinde de inanılan tanrı GökTanrı’ydı. Güneş, ay ve yıldız ise tanrının yansımaları olarak kabul ediliyordu. Gökbilimi ise Türklerde önemliydi. Bu nedenle yıldızın da güneşin de sık sık kullanıldığı görülmüştür. Örneğin, bazı Osmanlı sancaklarında güneş de kullanılıyordu.

Bayrak için yazılan nice duygulu şiirde bayrağın kutsallığına dair öyle dizeler vardır ki onları okuyan vatanperverlerin tüyleri diken diken olur. Ancak tarihimizi okurken efsanelerle değil bilimle okumalıyız. Tarihini tesadüflere bağlayan bir millet gün gelir karaları bağlar. Bayrağımızı tanıyarak ona sahip çıkalım.

Tüm milletlerin bayraklarına saygıyla…

Categories: Uncategorized Etiketler:, ,

Engel-Angel

Aralık 22, 2009 Yorum yapın
Yazının başlığındaki Angel, Melek sözcüğünün ingilizce’de karşılığıdır.

Bugün Türkiye’de kaç engelli var? Bu engellilere verilen ne gibi haklar var? Bunlar hakkında fikriniz var mı?

Kesin olmamakla beraber Türkiye’de yaklaşık 200.000 zihinsel engelli, 540.000 bedensel engelli, 110.000 işitme engelli ve 80.000 görme engelli var. Bu sayılar toplandığında yaklaşık bir milyon kişi ediyor. Şimdi bir de şu açıdan bakalım. Engelli ailelerinin ortalama dört-beş kişi olduğunu düşünürsek, toplamda 4 milyon kişi bu durumdan doğrudan etkileniyor. Yeterince büyük olan bu tabloda ben de yerini alanlardan biriyim.

Öncelikle sorun şu: Engellerin kaynağı nereden geliyor? Doğuştan kazanılan bu engellerin ana kaynağı nedir? Ülkemizde malesef bebek ölüm oranı binde 20 nin üzerinde. Bu durum Avrupa ülkeleri içinde kendimizle kıyaslamaya dahi layık görmeyeceğimiz Slovakya’da binde 9, Slovenya’da binde 4, Letonya’da dahi binde 15. Almanya, Fransa, İtalya, İspanya gibi ülkeler binde 4-6 arasında seyrediyor. Doğumda ölüm oranı böyle olan bir ülkede doğumda doktor ihmali(hatası) ya da teknolojik yetersizlikler nedeniyle engelli olarak hayata gözlerini açmak zorunda kalan yavrularımızın sayısını varın siz düşünün. Zihinsel engelli olarak doğan çocuklarda kromozom sayılarından kaynaklanan bir hastalık yoksa bu çocuklar büyük ölçüde doktor kurbanı oluyor. Akraba evlilikleri de yadsınamayacak düzeyde. Ancak doğumda hayatlarına engel konulan bu melekler, doğum sonrasında bilinçli bir fizyoterapi görmediklerinden bu engelin büyüklüğü zamanla artıyor ya da tedavi edilemez duruma geliyor.

Engelliler içinde malesef zihinsel engellilerin tedavisinde doktorlar diğer engellere neden olan hastalıklara nazaran oldukça geride kaldılar. Zaten bu konuda dünya tıbbının da pek ileride olduğu söylenemez. Sağır ve dilsizler okulları 50 yıl önce de varken, zihinsel engelliler eğitim merkezlerinin mazisi 25 yılı ancak buluyor. Bugün Türkiye’nin bir çok şehrinde hatta ilçelerinde zihinsel engelliler eğitim ve rehabilitasyon okulları var. Bu okulların çoğusu özel ve kurumsallaşmamış teşebbüsler. Ne güzel ki, bir kaç on yıl önce büyük şehirlerde tek tük olan zihinsel ve bedensel engellilere dönük okullar varken, bugün sadece otizme özel eğitim merkezleri dahi çou şehirde mevcut, diğer okular ise ilçelere kadar yayılmış durumda.

Son 7 yılda, özellikle görme engelli İstanbul Milletvekili Lokman Ayva’nın gayretleriyle engelliler kanunen çağdaş haklara sahip olabildi. Örneğin, devlet bugün engellilerin özel eğitimi için ödenek ve ailede kişi başına düşen gelir asgari ücretin üçte ikisinden az olduğu durumlarda engelliye maaş sunmakta. Ancak bu haklar çoğu kanun gibi, uygulamada eksikliğe ve istismara uğruyorlar. Ancak sanırım AB standartlarının da etkisiyle bu haklar oldukça olulu revize edildi.

Engelli ailelerinde sinir ve stres kaynaklı hastalıklara sıklıkla rastlanıyor. Yanısıra huzursuz evlilikler boşanmalara kadar gidebiliyor. Bu durumda özellikle ağır engellilerin aile içi yaşadıkları sıkıntı daha da büyük. Çevremize baktığımızda bunca engelli olmasına rağmen, neden çok fazla görmüyoruz sorusunun cevabı bu ailelerde gizli. Görmüyoruz çünkü onlara bakmıyoruz ve onlar da bize görünmüyorlar. Bize görünmüyorlar çünkü aileler toplumun tepkisinden çekindikleri için bu bireyleri dışarı çıkartmıyor. Malesef adabı zayıf, eğitimsiz insanlar kendini burada da gösteriyor. Ben engellilere dönük cehalet dolu bir çok tepkiye bizzat şahit oldum. İşte tüm bu hastalık, umutsuzluk, toplum baskısı, çaresizlik engelli ailelerinde değişik dozlarda ruhsal tramvalara sebep oluyor.

Neyse ki güzel şeyler de var. Bugün görme engelliler için de büyük bir kütüphane oluşturma gayreti var. Üstelik bunu tamamen gönüllüler yapıyor.  Boğaziçi Üniversitesi GETEM bünyesinde sesli kitap kütüphanesi büyük bir hızla kuruluyor. Üniversitenin kendi kütüphanesinde de engellilere yönelik çalışmalar var. Aynı şekilde İstanbul Üniversitesi eğitim fakültesinin de ciddi çalışmaları var. Yine bazı okulların psikoloji bölümü öğrencileri zihinsel engellilerle buluşuyor.

L. Beethoven dünyanın en kaliteli müzisyenlerinin başında gelir ve sağırdır. Hayat bazen engel tanımaz olabilir. Kör olup da resim yapan, sağır olup beste yapan, ayakları olmayıp spor yapan niceleri var. Ümidi hiç bir zaman kaybetmemek gerek.

ciğerimizin aynı yeri yanar durur
onlar ise aynı değildir
büyür serpilir
ne gariptir ki onda bir engel yoktur
hayat bazen engel tanımaz olur
onlar bir olmaz bir olur
biz ne olmaz ne olur

Bir devletin ve toplumun engellilerine sahip çıkma düzeyi, o ülkenin gelişmişlik düzeyini gösterir.

Categories: Çocuk, Engel, Uncategorized Etiketler:,

Kentin Sosyal Değişiminde Bizimköylüler Derneği

Aralık 4, 2009 Yorum yapın

Şehir içinde gezerken, etrafımıza baktığımız zaman şuralılar derneği, buralılar yardımlaşma ve dayanışma derneği gibi levhaları görüyoruz. Bu dernekler niçin var? Ne ihtiyaçla, hangi amaca yönelik kurulmuş, bunların altında yatan psikososyal nedenler neler?

Köyden kente göç, son 15 yıldır büyük bir hızla ilerliyor. Bu göçlerle beraber birlikte, geçmişte şehirde yaşayanlarla, köyden gelenler arasında sosyal ve kültürel farklar doğdu. Şehirleşemeyen köylüler, yeni şehirliler oldu. Bir de metropol sakinleri var ki onların kültürü bu kalabalıkta yalnızlaştı, soyutlandı ve semtlere sıkıştı. Örneğin Arnavutköy, Bebek sakinleri, bu semtlerin dışında bir yere pek kımıldayamadı. Yine bu büyük göç, şehirlerde varoş ya da gecekondu denilen yapılanmalara neden oldu.

Köylerdeki cemaat tipi davranış kalıpları, şehirlerde cemiyet tipi davranış kalıplarına dönüşerek yeni kurumlar, yapılar ve mekanizmalar oluşturdular. İşte yöre dernekleri bu mekanizmanın ürünüdür. Gittiği şehire adapte olmak yerine, kendi yöresinden insanlarla bir arada olabilmek, hemşehrileri ile sosyal ve ekonomik anlamda işbirliği yaparak ayakta kalabilmek adına kurulan derneklerdir.  Ancak bu örgütleşmenin aynı şivede, aynı yörede, aynı örfte buluşması, kentli köylüleri daha da yalnızlaştırdı. Türkiye, hemşehricilik yapmanın zararlarını yıllar boyu çekti, çekiyor. Bu yöresel dernekler özellikle doğu ve karadeniz illerinin, ilçelerinin ve kasabalarının ve hatta  köylerinin adına kurulan birliklerdir. Gelişmiş şehirlerin ise böyle şeylere ihtiyacı yoktur. Bugün Bursalılar, Kocaelililer derneği gibi şehirlerin başka şehirlerde derneği yoktur.

Bu dernekler sivil toplum örgütü olarak değil, neredeyse hepsi erkeklerin toplanıp kıraathane olarak kullandığı, bir de kına gecesi, mevlüt, düğün organizasyonlarına ev sahipliği yapmanın ötesine geçemiyor. Türkiye’de nereli olduğumuzun ne önemi var? Bugün İstanbul’da ne kadar İstanbullu, Ankara’da ne kadar Ankaralı var? Doğduğumuz yerlerin sorunu, ne kadar bizim sorunumuzsa, başkalarının da o kadar sorunu. Ancak yaşadığımız yer, öncelikle bizim sorumluluğumuzda. Bugün Hakkari ile Giresun’un sorununları Adana’da ve Çanakkale’de yaşayanları ne kadar ilgilendiriyorsa, İstanbul’daki Giresunluyu da o kadar ilgilendiriyor. Şehirlerin tümü aynı bütçeden belli oranlarda pay alıp, o bütçeye kendilerince gelir gönderiyor. Sorunlarımıza da, güzelliklerimize de hep beraber sahip çıkmalıyız. Bu yüzden yöre dernekleri ya işleyişini değiştirmeli, ya da kıraathane izni almak yerine dernek kurayım zihniyetine bırakılmamalıyız.

Yörecilik, hemşehricilik, şivecilik, ırkçılık, şövenistlik gibi olgularla insanları birbirinden uzaklaştırdığı gibi; adam kayırma, yandaş oluşturma, rant sağlama, çeteleşme gibi daha kötü sonuçlara ulaştığı gerçeğini de görüyoruz. Memleketimiz bir tane. Neresinde doğduğumuz değil, neresinde yaşadığımız önemli. Bir hemşehricilik yapılacaksa yaşadığımız yeri seçmeliyiz, geldiğimiz yeri değil.

Categories: istanbul, Türkiye Etiketler:

Muhteşem bir Türkiye mümkün: Dr. Rüştü Bozkurt

Kasım 28, 2009 Yorum yapın

Ortak Düşünce Platformu’nun bu ay ki konuklarından biri de  Dr. Rüştü Bozkurt’tu. Sayın Bozkurt’un mikro ve makro ekonomi üzerine yaptığı izlenimler oldukça çarpıcıydı. Makro düzeyde rekabet ve pazar için çok ilginç ve yerinde tespitler yapan Bozkurt şunları söyledi. “Tüketici değerleri, beklentileri ve davranışları değişecek. Teknoloji kalite homojenitesi yaracak. Bir cam bardak ele alalım. Bu cam bardak Fransa’da Duran firmasında üretildiğinde 35 kere yıkanıyor. Paşabahçe üretirse 30 kez, Endonezya’da ise 10′u bile bulmuyor. Siz bu bardakları tezgaha koyunca, tüketici fiyatından dolayı Endonezya malına gidiyor. Çünkü bu teknoloji beş duyu organıyla fark edilemiyor. Üç kuşak dericiye suni deriyi gösterdiğinde tanıyamıyor. Çünkü bu ancak laboratuvar düzeyinde anlaşılabiliyor. Teknoloji kalite homojenitesi yarattığı için, ürünlerinizi satmanız marka ve imaja bağlı. Marka ve imaj yaratmanız için de ülke imajı çok önemli. Onun için de coğrafi sınırların kalkması, coğrafi yalıtımın kalkması, görsel ve her türlü iletişimin, mobilitenin artması gerekmektedir.” Türkiye’de marka ve imaj için çalışmalar var ancak oldukça yetersiz. Bugün Turquality’nin yürttüğü proje, Dünyanın devlet destekli ilk ve tek markalaşma programıdır. Tüm sektörlere hitap eden program, ihracat yapan firmalar için güzel bir fırsat. Ancak ülke imajımızı belirleyen en önemli faktör, bana göre gurbetçilerimizdir. Türkiye’yi yurt dışında temsil eden mühendis, doktor, işçi, işveren, öğretmen ve hatta birey olarak tüm vatandaşlarımız, bizim imajımızı çizer. Bu konuda ise Avrupa’da pek sevilmediğimizi söyleyebilirim.

Rekabette diğer can alıcı nokta ise innovasyona dayalı rekabet. Bu rekabet için Bozkurt şunları söyledi. ”İnnovasyona dayalı rekabet sessiz bir süreçtir. Ekonomik fazı olmadan yapılamaz. Ancak ar-geye ayrılan fonlarla yapılır. Örnek olarak, bütün Türkiye’de mobilya sanayi %40 gerilediği halde İstikbal 13 % büyüdü. Çünkü geçtiğimiz yıl 15 milyon doları argeye yatırdı. Büyük kobilerden 15-20 % büyüyen de var.  Ama asıl mesele, siyaseti geçmiş jargondan çıkarıp, bu eksene koymazsak, siyasetimizi bunlara göre şekillendirmezsek, tutarlı bir siyaset üretemeyiz.” Türkiye için hala ekonomi üzerinden siyaset yapılamıyorsa, biz makro pazarda neleri kaçırdığımızı dahi bilemeyiz. En son arge yapan kurumlarda vergi indirimi gibi teşviklerle hükümet buna gaz verdi. Ancak bizim iç siyasetimiz ve keza dış siyasetimiz çoğunlukla etnik, çeteleşme, örgütleşme konuları üzerine çakılı kaldı. Bu çivileri söküp, siyaset dengesini ithalat-ihracat, işsizlik, üretim ve  borçlar üzerine kurduğumuz zaman ancak uluslararası arenada da ülkemizi ekonomik değerleriyle temsil edebiliriz. Bugün AB için konuşulanlara bakın, Kıbrıs, Kürt sorunu (demokratikleşme sorunu) ve Ruhban okulu gibi etnik ya da dini değerler üzerine konuşlanmış bir siyaset var. İç siyasetimiz olduğu gibi dışarıya yansımış durumda. Asıl AB kriterleri olan enflasyon, yaşam standardı, işsizlik gibi can alıcı konular sanki tamammış gibi bu etnik ve dini meseleler üzerinden AB’ye gireceğimiz havası estiriliyor. Türkiye’nin asıl sorunlarından birinin gündem sorunu olduğunu da atlamayan Bozkurt, “Gündemlerimiz iki günde bir değişiyor. Tek bir gündem yakalayıp, onun üzerine yeterince tartışma yapıp, fikir üretemiyoruz. ” dedi. Aslında tartışılıyor, fikir üretiliyor ancak ürettiğiniz fikri satamıyorsunuz çünkü gündem pazarında muhatabınız kalmıyor.

Ranta değil, üretime dayalı teşvikler, projeye dayalı destekler, tarım ve hayvancılıkta küçük yapılanmalar yerine büyük çiftlikler ve üretimler, enerjide dünya trendini yakalamak; barajların yerine rüzgar, nükleer enerji gibi alternatifler oluşturmak bunların hepsi mümkün. “Balkanlardan Çin’e kadar ki coğrafyada Türkiye’nin sahip olduğu kadar potansiyel ve girişimciye sahip tek bir ülke yok” diyor Bozkurt. Bozkurt’un bahsettiği coğrafyada ne tarım çeşitliliği, ne turizm olanakları, ne de enerji imkanları Türkiye kadar zengin bir ülke yok. Bu doğal kazanımı, işleyecek insanımız da mevcut. Ancak bu doğal kazanımı işleyemiyoruz. Amerikan üniversitelerinden MIT’den bir Türk öğretim üyesinin makalesinde şöyle diyor  “Ne coğrafya, ne yeraltı zenginlikleri yer üstü zenginlikleri ne politikalar değildir zenginliği yaratan, kurumların işleyişidir.” Biz aynı konuları dönderip aktarıp yeniden gündeme oturtarak, ülke genelini ilgilendirmeyen konularla manşet yapıp tartışırken, hukukumuzdan işletmelerimize kadar kurumlarımızın işletmesini yeteri kadar gündemimize alamıyoruz. Bozkurt’un önemli bir tespiti de “Bugüne kadar siyaset, emek-siyaset eksenine göre oldu çünkü üretim emek sermaye eksenine dayanıyordu. Ancak 2000′ li yıllarda siyaset o eksenden çıkarak, yaratıcı-yenilik eksenine kaydı. Eğer siyaseti bu eksene göre kitlelerin oluşumuna dayalı yapmazsanız başarılı olamazsınız.”

Özetle siyasetin yürüdüğü yolu değiştirmesi, 50 yıllık jargonu bırakması, halkın refahını etnik ya da dini haklara değil ekonomiye dayalı gerçekleştirmesi gerekiyor.

 

Dr. Rüştü Bozkurt kimdir?

1945 yılında Niksar’ın Sorhun Köyü’nde doğdu. İlkokulu köyünde, Ortaokulu Niksar’da, Lise’yi Tokat’da bitirdi. Bursa Eğitim Enstitüsü’nden Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak mezun oldu. Eskişehir’de Tunalı Ortaokulu’nda öğretmenlik yaptı. Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nin gece bölümünü bitirdi. Eskişehir’de yayınlanan Web Ofset (Günaydın) Grubu’nun Sonolay Gazetesi’ne geçti. Bu gazetede yöneticilik ve yazarlık yaptı. İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde öğretim üye yardımcılığı yaptı.
Bu kurumda, “Kentçi Ulaşım Sistemi’nde Araç Satın Alma Karar Süreci”nin işleyişini     irdeleyen tezini vererek, doktor unvanını aldı. Akademi’den ayrılarak Şişecam’a geçti. Emekli oluncaya kadar bu kurumda Planlama Uzmanlığı, Planlama Müdür Yardımcılığı, Planlama Müdürlüğü ve Genel Sekreterlik görevlerini yaptı. Çeşitli gazete ve dergilerde makaleleri yayınlanan Rüştü Bozkurt, özellikle KOBİ’lerin sorunlarıyla, 1980’li yılların başlarından bu yana ilgileniyor ve Türkiye’nin çok değişik yörelerinde, küçük işletmelerin sorunlarını tartışan konferanslar veriyor. Kendimizi Sorgulamak, İşletme Odağı, Kendine Ayna Tutan Yönetici ve İşleyen Kurumlar Yaratmak isimli dört kitabı yayınlanan Bozkurt, 1980’lı yılların başlarından bu yana, Dünya Gazetesi’nde, yönetim konusunda haftalık yazılar yayımlıyor ve iş hayatına halen Dünya Gazetesi’nde devam ediyor.

Categories: güncel Etiketler:, ,

Demokratik Açılım’a kim ne diyor?

Kasım 22, 2009 Yorum yapın

Kürt açılımı, demokratik açılım, toplumsal barış ve kardeşlik süreci…Hükümetin konuyu  ilk dillendirdiği günden bugüne 4 ay geçti. Ortada Kandil’den ve Mahmur’dan gelenlerin serbest bırakılması dışında somut bir aksiyon yok. Yapılmış olan aksiyon ise toplumun 90 %’ ını rahatsız etti. Açılımı, Türkiye’nin önde gelen siyasi kuruluşları nasıl değerlendiriyor? Bu sorunun cevabını halkın büyük çoğunluğu net olarak bilmiyor.  Bu konuda hangi kurum ne yapmak istiyor, yorumsuzca ele alalım.

AKP

Hükümetin, Kürt açılımı konusundaki “kırmızı çizgileri” de var. Bunlar, genel af ve ana dilde eğitim. Bu çerçevede, Kürt alfabesinde yer alan harflerin, şu andaki mevcut alfabeye dahil edilmesi de düşünülmüyor. Kürt açılımı konusunda atılacak adımlar, Anayasa’nın ilk üç maddesine, aykırı olmayacak. Ayrıca üniter yapıya aykırı hiçbir adım atılmayacak. Ak Parti açılımı maddeleştirmek yerine, bunun bir süreç olarak uygulanmasını arzusunda. Ancak teslim olanlara iş verilmesi, para ödenmesi, ev alınması gibi dolaşan söylentilerin tamamen asılsız olduğunu bugün başbakan açıkladı. Zaten hükümet böylesine hassas bir konuda, acemice atılan ilk adımın cezasını çekiyor. Bu nedenle süreci oldukça yavaş ilerletme yanlısı olduklarını düşünüyorum. Yapılması planlananlardan bazıları şöyle;

• Cezaevlerinde Kürtçeye izin (Bu adım, Adalet Bakanlığı tarafından yapılan bir yönetmelik değişikliği ile zaten hayata geçirildi)
• Vatandaşlık hakkı- Silahlı eyleme karışmayan Kürt kökenli kişiler İçişleri Bakanlığı’nın önerisiyle Türk vatandaşlığını yeniden kazanabilecek.
• Kuzey Irak’taki Kürt yönetimiyle işbirliği yapılarak, Mahmur kampının boşaltılması sağlanacak. Kandil’in boşaltılması, burada silahlı militanların bulunması nedeniyle daha sorunlu. Bu konuda da Türk Ceza Kanunu’nun etkin pişmanlığı düzenleyen 221. Maddesinde değişiklik yapılarak, geri dönüşlerin kolaşlatırılması gündemde.
• Başta Diyarbakır Cezaevi olmak üzere tüm cezaevlerine AB standartları getirilecek. Diyarbakır cezaevinin boşaltılması da gündemde
• Taş atan çocuklar hapse değil, rehabilitasyona- Doğu ve Güneydoğu’daki gösterilerde polise taş attıkları için 30 yıla kadar hapis istemiyle yargılanan 115 çocuk ile daha sonra bu duruma düşeceklere cezaevi yerine rehabilitasyon kapısı açılıyor. Hükümet, terör suçlarında cezaları artıran hükümlerin 18 yaşın altındaki çocuklara uygulanmamasını öngören yasa değişikliği taslağını TBMM’ye getirdi bile. Bu çerçevede, yargılanan çocuklar için istenen cezalar yarı oranında düşecek. Çocuk Koruma Kanunu’ndaki koruyucu hükümler, terör davalarında da uygulanacak. Tüm çocuklar, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde değil çocuk ağır ceza mahkemelerinde yargılanacaklar.
• Özel Televizyonlarda da 24 saat Kürtçe yayın- RTÜK yaptığı bir yönetmelik değişikliği ile, TRT şeş’ten sonra, özel televizyonların da 24 boyunca Kürtçe yayın yapmalarının önünü açtı.
• Yerleşim yerlerine Kürtçe isme izin- Bu konuda adımlar atılmaya başladı bile. Doğu ve Güneydoğu’da adı sonradan Türkçeye çevrilen yerleşim yerlerine eski isimlerini kullanma izni verilecek. Bu konuda yapılan değişikliklere mülki idare daha şimdiden itiraz etmemeye başladı. Bu çerçevede küçük yerleşim yerlerinde ilk isim değişiklikleri de yapılmaya başlandı.
• Yerel yönetimler güçlendirilecek- Açılımın en kapsamlı maddesi bu. Halen TBMM’de tartışılmayı bekleyen yerel yönetimlerde reform yasası gözden geçirilerek, merkezi yönetimin birçok yetkisi yerel yönetimlere geçirilecek. Böylece belediyeler daha güçlü hale gelecek.
• Yeniden yargılanma imkanı geliyor- Yine hükümetin TBMM’ye ilettiği yasa değişikliği taslağı ile daha önce Terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın yeniden yargılanmasını engellemek amacıyla getirilen ve sonra başka dosyaları da etkileyen hüküm kaldırılıyor. Böylece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yeniden yargılama kararı verdiği 208 dosyanın mahkemelere gönderilmesinin önü açılacak.
• Açılım çerçevesinde, ifade özgürlüğünün genişletilmesi de gündemde. Hükümetin üzerinde çalıştığı bir başka madde, TCK’nın ifade özgürlüğünü düzenleyen 216. maddesi. Değişiklik ile, ifade özgürlüğünün sınırlarının geliştirilmesi planlanıyor.
• Kürtçe seçmeli ders olabilir- Hükümet, eğitim dilinin Türkçe olmasından hiçbir şekilde taviz vermeyecek. Ancak Kürtçenin de, tıpkı İngilizce, Fransızca gibi “seçmeli ders” olmasının önü açılacak.
• Üniversitelerde Kürtçe enstitüleri ya da Kürt Dili ve edebiyatı bölümlerinin de kurulmasını önü açılacak.
• Siyasetçilere, anadilde propaganda hakkı verilmesi gündemde. Bu konu zaten Avrupa Birliği ilerleme raporlarında da sürekli eleştiriliyordu. Şimdi hükümet, Siyasi Partiler Kanunu’nun, ‘Azınlık Yaratılmasının Önlenmesi’ başlıklı maddesi değiştirerek, bu durumu düzeltmeyi planlıyor. Böylece siyasetçiler, seçim propagandası sırasında
mitinglerdeki konuşmalaında, kullandıkları pankart, levha, broşür ve beyannamelerde Kürtçe’yi de kullanabilecekler.
• “Ortak tarih” adımı- Bu çerçevede, ilk ve ortaöğretimde tarih derslerinde müfredat değişikliği gündemde. Bu çerçevede tarih kitaplarında Kürtleri yok sayan ifadeler değiştirilecek.

CHP

CHP bu konuda SHP’nin 1990 yılında hazırldığı raporu istemeyerek de olsa kabullendi, arkasında olduklarını belirtti. CHP 1999 yılında ikinci bir rapor yayınlamıştı. Mevcut yönetimin yayınladığı raporun bu süreç içinde geçerli olduğu bildirildi. CHP hükümete destek  vermeyecek.  Raporlar uzun olduğu için dosya oalrak yükledim.

CHP Raporu

SHP Raporu

 

MHP

MHP açılım sürecine baştan beri kesin olarak karşı çıkarak, devletin ve milletin bölünmez bütünlüğüne bir tehdit olarak gördüğünü açıkladı. “MHP için konu bir daha görüşülmemek üzere kapanmıştır” diyerek kapılarını kapattı. Devlet Bahçeli, 4 maddelik MHP açılımını şöyle açıkladı.

1- Yurt içinde ve yurt dışındaki tüm teröristler teslim olmalıdır…
2- Tamamı yargılanmalı ve gereken cezalar verilmelidir. Veriecek cezalara razı olmalılardır.
3- Dağa çıkışlar engellenmelidir…
4 -Yokluk önlenmelidir. Bölgeye yönelik ekonomik yatırımlar yapılmalıdır.

 

DTP

Meclise temsil edilen bir siyasi partinin resmi internet sayfasının olmamasın büyük bir eksilkik olarak görüyorum. DTP bu konuda İmralı’nın muhatap alınmasını ve 15 Ağustos’ta İmralı’nın açıkladığı maddeleri hükümetin referans alması gerektğini açıkladı. İmalı raporu bilinmiyor. Yine Ahmet Türk ve Emine Ayna’nın açıklamalarıda ki tutarsızlklar, mitinglerde ve meclisteki konuşmalar arasındaki tezatlar nedeniyle de net bir şey yok. Anayasanın değişmesi konusunda tüm parti hemfikir. Ahmet Türk’ün açıklaması ise şöyle;

- Devletin zihniyet dünyasında değişiklik yapmadan sorun çözülmez
- Halklar arasında çatışma olmaması kazanımdır
- İçi boşaltılmış kardeşlik söylemleri sorunu çözmez

- Kimsenin bayrakla, sınırlarla bir sorunu yoktur olamaz
- Ülkenin ortak dili Türkçedir. Türkçe olmaya da devam eder. Kendi anadilinde eğiim yapacaklar için de Türkçe ortak değer olarak korunur
- Sorunun artık askere havale edilmemesi ve ölümlerin durması adına süreci destekledik. Ama hükümetin askeri operasyonda ısrarı ölümleri durdurmadığı gibi süreci ilerletemedi.
- Siyasi ve ekonomik rantları için bu acıların sürmesini isteyenlere karşı demokrasi mücadelemiz sürecek
- Demokrasi ekonomisiz, ekonomi demokrasisiz olmaz

 Yorumsuz…

Fesleğen Çıkmazı’nda kalakalmak

Kasım 19, 2009 Yorum yapın

Fesleğen Çıkmazı, bu sezon İstanbul Devlet Tiyatro’sunda perde açan oyunlardan biri. DT’ye göre konusu: ”Oyunda Mübadeleyle Girit’ ten Türkiye’ ye göçmek zorunda kalan bir ailenin aradan geçen 20 yılın ardından, özlemleri, hayatta kalma mücadeleleri ve aile içi ilişkileri anlatılıyor.”

Ben anlamadım…Gerçekten anlamadım. Bu oyunda böylesine ciddi bir konu mu ele alınıyormuş? Kaçırmışım, farkedememişim.

Memleketinin toprağını alıp koklayınca, bugün memleketimizde şöyle yapardık deyince salonca özlemi yaşamış mı olacağız? O toprağı öyle bir koklayacak ki ben oturduğum yerden görmediğim Girit’i özleyeceğim. Ya hayat mücadelesine ne demeli? 20 yıl uzak kalmış aile, ağalık beylikle geçirmiş zamanını. Aynı sofraya oturmayı layık görmedikleri işçileri var. Gelen bir telgrafta yazılı olan borç ile kalp krizi geçiriyor evin ağabeyi, evin akıllı kadınları yaptıkları çeyizleri satıp, paraya çevirerek bununla mücadele ediyorlar. Evcilik oynamak gibi. 10 dakikada hiç zorlanmadan dükkan kiraladılar, müşteriler de alış veriş yaptı…Eeee borçtan bir daha bahseden olmadı çözdük mü sorunu? Bu kadar çok soru sorarak anlattığım için üzgünüm. Oyun bendeki soruların hiçbirini yanıtlamadı. Kurguyu ve oyunculuğu büyük beğeniyle anlatan sözlük yazarlarına ve okuduğum kişisel internet sayfalarına da hayret ediyorum. Sözde acıklı bir oyunda ne ağlayabildik, ne gülebildik. İlginçtir ki oyun bittiğinde çoğusu sevinçle (oyunun bitmesine sevinerek) alkışlıyordu. Dışarı çıkacak olmanın heyecanını yaşayan, ikinci perde olsa hani içeri gelmeyecek olanların onlarcası vardı o salonda.

Rita’nın Şarkısı’nı yazarken “oyunlar oyuncularıyla değer kazanırlar” demiştim. Bu oyunda oyuncular yazılanı harika oynadılar. Ancak yazılan hiç bir şeye bağlanmıyordu. Bu oyun insanların yakıştırdığı temayı işleyemiyor. Aniden bitmesi, olayların  bazısını birden çözümlemesi, bazısnı da çözümsüz bırakması izleyicide boşluk yaratıyor.

Hikaye olsa belli bir anı anlatması, kalanını okuyucuya bırakmasıyla Çehov tarzını yakıştıracağım ama sonunuda ansızın bağladı zaten. (Türk Çehov’unun babası Sait Faik’in de Fesleğen üzerine bir hikayesi vardı.) Ne bana ne kendine bir şey bırakmamış yazar. Çözümsüz kalan parçalarsa çözüme kavuşsa da bir değeri olmayacak şeyler. Doktor Bey’le ortanca kız kardeşin aşkını aştan bile saymam ben. Varsın ne olacakları bilinmesin.

İzleyeceklere iyi seyirler…

Categories: Uncategorized

İstanbul Masalı

Kasım 19, 2009 Yorum yapın

İstanbul Masalı
I.
Bulutların ucu tutuşur ikindi vakti
Yanarlar..Kararır gökyüzü
Derken Süleymaniye’de sela sesleri
Tarlabaşı’nda değişmiş bir adam yüzü

II.

Bir sabah vakti Haliç önünde
Serseri martıların simit kavgası
Çocuklar aktarmalı geçiyor Eminönü’ne
Soluk boruları egsoz dumanı

Categories: istanbul, şiir Etiketler:,

Yirmi küsür

Kasım 16, 2009 Yorum yapın
Yirmi küsür yaşımda öğrendim büyümenin ne olduğunu
Hastalığı yorgunluğu
Sevmenin sevilmenin ya da tam tersinin
İçimden yüreğimden
Neler koparıp rüzgara savurduğunu
Zaman ilacıdır deyip her şeyin
Vitamin niyetine de yutmayı
Birkaç avuntuyu
Ekim’05
Categories: şiir

Rita’nın Şarkısı ve Biz

Kasım 16, 2009 Yorum yapın

rita1Rita’nın Şarkısı bu sezon gittiğim ilk oyundu. Gitmeden önce oyunculara bakınca, Çetin Tekindor’u gördüğümde ağır bir oyun olduğunu düşündüm. Öyle ya Çetin Tekindor bize hemen Babam ve Oğlum’dan “Duraydım burda açaydım kollarımı…” diyerek içimizi titreten babayı hatırlatıyor. İkide bir  de Türkçe’ye tercüme edilmiş şarkılar dinleyeceğimi umuyordum. Oyun hakkında internette yazılanları okuduktan sonra bu düşüncelerimden eser kalmadı. Oyuna büyük beklentilerle gittim.

Daha oyunun başında Rita’nın kendini varoşların kadını görüp, değiştirmek istemesi ve buna adını değiştirerek başlaması, bir dönem bizde pek meşhur olan ünlülerin isim değiştirmesine benziyor. Şöhrete giden yolda eskiye çekilen süngeri yeni bir isimle cilalamak, bir nevi yeni rumuzlar vererek yeni hayatlara başlamak; Rita’nın da yapmak istediği tam olarak buydu, sadece şöhret yerine bilgi istiyordu.

Rita yaşadığı çevreyi oldukça yadırgıyor. Onların kültür sahibi olamayacağını düşünüyor. Onların kendi dünyalarında kültür yaratamayacaklarına inanıyor. Çevresindekiler dedikodu, boş muhabbetler, edebiyattan ve sanattan bihaber kişiler oldukları için bunalıyor. Oysa onların bu şekilde yarattıkları kültürü kültürden saymıyor. Kültürün tanımında toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler diye bahsederken; içerisinde sanat eserleri, edebiyat eserleri olmak zorunda değildir. Evrensel açıdan değersiz sayılsa da Frenk’in de dediği gibi onların da bir kültürü vardı.

İnsanın hayatında seçemediği şeyler onun hayatının etki alanını çizer. Irk, aile, bulunduğu sosyoekonomik çember,din,cinsiyet.. gibi şeyler bireyin doğumunda ona verilen ve değiştirmesi bazıları imkansıza yakın, bazıları zor, bazıları ise asla değiştirilemez değerler ve yapıtaşlarıdır. Değiştiremeyeceklerimiz hakkında söylenecek söz yok. Değiştirebileceğimiz değerler ise öyle zor değişir ki, örneğin Hristiyan bir ailenin çocuğunun Müslüman olmak istemesi ve müslümanlığı araştırmasını ya da tam tersinin gerçekleşmesi, fakir veya orta kesimin altındaki sosyal çevrede dünyaya gelmiş bir çocuğun bu fakirlik çemberini yırtması, köy kültürüne sahip bir ailede dünyaya gelen çocuğun, batılı anlamda şehirleşmesi sıradan şeyler değillerdir. Bunlar oldukça zor, yoğun gayret ve şans isteyen öyle zor şeylerdir ki bunları yapmış kişilerin hayatları romanlara konu olur.

Oldukça doğal olan Rita’ya özgü tavır ve mimikler oyun boyunca hemen hiç değişmedi. Rita’nın yeni kültürünün üzerinden geçen zamanı ise ancak onun kıyafetlerinin mevsimlere uyumuyla anlaşılabiliyor.

İngiltere’deki sınıf ayrımı ve eğitim sistemindeki çarpıklık teması üzerine kurulu olan oyunu, Türkiye’deki eğitim sistemindeki çarpıklık ve sınıf ayrımı üzerine de pekala kurabiliriz. Üzülmeye gerek yokmuş, oradaki öğrenciler de eğitim sisteminden ezbercilikten, sınava dayalı eğitimden şikayetçiymiş.

Frenk’in Rita’ya duyduğu aşk ise tamamen doğal tavırları, özentiden uzak ve sadeliği ile sağladığı kendine özgülük kaynaklıydı. Çünkü Frenk’in çevresinde böyle insanlar yoktu. Rita değiştikçe Frenk acı çekti. Tema olarak belki sıradışı değil, ancak tüm filmler ve oyunlar oyuncularıyla değer kazanırlar.

Son olarak oyun hakkında bilgiler:

Konu : Komedi ve dramın iç içe geçmiş olduğu bir oyun. Dr. Frank öğrencileriyle yaptığı keyifli edebiyat derslerini sokaktaki insana de ulaştırmak için açık dersler vereceği yönünde bir duyuru yapar. Bu duyuruya yirmi altı yaşında, cin gibi, zeki, her şeyi öğrenmek isteyen ama ucuz aşk romanları okumayı seven berber kız Rita dan başka müracaat eden olmaz. Hayata çok farklı bakan iki insan birbirine yakınlaşarak yavaş yavaş birbirlerinin hayatını etkiler. Rita, Dr. Frank tan öğrendikleriyle kendisine olan özgüvenini arttırarak keşfettikleriyle özgürleşmeye başlar. Dr. Frank a gelince… Bunu lütfen gelin ve gözlerinizle görün.

ritaYazan: Willy Russel
Çeviren: Sevgi Şanlı
Yöneten: Işıl Kasapoğlu
Dekor Tasarım: Hakan Dündar
Giysi Tasarım: Esra Selah
Işık Tasarım: Özer Kuşkaya
Dramaturg: Canan Kırımsoy
Müzik: Joel Simson
 Oyuncular : Tülay Günal, Çetin Tekindor
Categories: tiyatro

Genetic Engineering

Kasım 4, 2009 Yorum yapın

 WHAT IS GENETIC ENGINEERING ?

If we want to make a brief introduction, we take up genes firstly. Genes encode the information necessary for synthesizing the amino-acid sequences in proteins, which in turn play a large role in determining the final phenotype, or physical appearance, of the organism. Genetic engineering (GE) provides some techniques to cut DNA at a number of sites and stick them with any other DNA of another organism. GE often involves the isolation, manipulation and reintroduction of DNA into the cells or model organisms. This transfer is done in two common methods that are biological or electromechanical. By this way, GE passes over the barriers and shuffle the information between completely unrelated species of plants, viruses, animals, humans and bacteria; for example genes from human to sheep, an insect-killing gene from bacteria to soybean. The aim is to discover new characteristics or attributes physically or physiologically, such as introducing a crop resistant to an herbicide or producing a new protein or enzyme.

 mendelFormerly, experiments involved changing DNA by using bacterial vectors. This technology creates inherent uncertainties. When you use this technology, you have no idea where the foreign DNA is going to. Moreover, you also have no idea how it will interact with the genes that code for various proteins. These uncertainties are at

the hearth of the wide range of environmental and health problems. But, latterly, the movement of genes has been far from that technique, which causes some constraints on gene transfer.

At this point, we ask ourselves “What benefit could GE bring to humanbeings?” Some scientist believe that if the genetic information in the chromosomes could be deciphered and the genetic mechanism were examined, we could potentially regulate our health, improve quality of life, and control the biochemical processes in our bodies.This means that we could control our own fate.Besides, we would be able to improve genes of animals and vegetables so they could serve humankind better.At first glance, these ideas which are based upon theory of gene determinism make a sense and seem nice, however, painstacking analysis shows that these ideas based on incorrect theory.

THE HISTORY OF GENETIC ENGINEERING

Prehistoric times to 1900, farmers plant seeds saved from domesticated crops.Some naturalists and farkers commence to recognize “hybrids”, plants produced through natural breeding between related varieties of plants.In 1900s Gregor Mendel took the concept of selective replanting and then selective breeding. He would breed a plant with itself until it showed the desired trait in every new generationof the plant.After he succeeded he would breed two plants with differing characteristics with each other.After all, European plant scientists began using his henetic theory-“classic selection”. 

In 1953 James Watson and Francis Crick publish their discovery of the three- dimensional double helix structure of DNA. Mendel’s early     experiments was the foundation stone of the future genetic engineering. Mendel is the father of genetic engineering.

In 1970s Herbert Boyer and Stanley Cohen used enzymes to cut a bacteria plasmid and add another strand of DNA in the gap. Both bits of DNA were the same type, but this event, offereda window into the intervention of recombinant DNA technology.

In 1990, a young child with a very poor immune system recieved genetic therapy. Some of her leucocytes were genetically manipulated and re-introduced into her bloodstream while she was watching Sesame Street.

Currently, scientists are able to add simple traits to organisms. The power of science is limited to knowledge about genetics, gene locations, and trait interactions, but as knowledge grows, so will scientists’ abilities to manipulate life.*

HUMAN GENETIC ENGINEERING

 Genetic engineering supplies the ability to add or delete specific genes within a living cell nucleus. Now genetic engineers are starting to modify the genes of human, using three approaches.

  1. Cloning          : Cloning uses the DNA of a living individual to create a new one.The most famous example is Dolly, a sheep that was cloned using DNA from a sheep which was cloned using DNA from a sheep that had been dead for six years. A human has not been cloned yet, however a team of researchers announced they are going to try it.
  2. Somatic cell panipulation     : Somatic cells are the cells of the body that do not pass DNA on to the next generation. Somatic manipulation seeks to change the genetic make-up of the somatic cells ( organ and tissue cells; lung,brain ). For example, researchers are experimenting with many ways to introduce genes into the blood cells of patients with a blood disorder and into cells of immune system in patients with a rare inherited disorder of the immune system.In stead of approaching the disease with drugs, correct the genetic component of the disease.Diseases like cystic fibrosis, for example, may be treated by inserting a corrective gene into malfunctioning lung cells.Hundreds of trials have been carried out, but in most cases the patients have not been cured.Changes in somatic genes can have an impact solely on a single human, in other words can not be passed on to one’s children.
  3. Germline manipulation         : Germ cells ( sperm and eggs ) do pass DNA from one generation to the next. Germline genetic manipulation changes the sex cells (i.e., the sperm and egg, or germ, cells), which pass the parental genes to the next generation.In spite of the fact that germline engineering is sometimes suggested as a way for preventing transmission of genetic diseases, the same outcome can be achieved by preimplanation screening and other means. Designing future generations by means of
    germline manipulation is still in the realm of science fiction, but just barely: some influential scientists are arguing that it should be attempted.Germline engineering is necessary, but to go beyond disease prevention and modify the genetic endowment of children otherwise expected to be healthy.

The ability tı put genes into living cells was performed in animal related experiments during the late 1970s. Suggestions to begin human gene manipulation followed shortly thereafter, and aroused much discussion.

 Religious, scientific, political and environmental leaders and organizations generally approved of somatic gene therapy, but strongly opposed germline manipulation. In 1983, an allience of 58 religious leaders announced that genetic engineering of the human germline “represents a fundamental threat to the preservation of the human species as we know it, and should be opposed with the same courage and conviction as we now oppose the threat of nuclear extinction.”

In 1990, the National Institutes of Health (NIH) approved somatic gene therapy trials, but said that it would not accept proposals for germline manipulation “at present.” This decision discourged advocates of germline engineering. By the late 1990s, advocates of germline manipulations were ready to begin a combined effort to generate public support.French Anderson, a pioneer of human somatic gene therapy, subjected a proposal to the NIH to begin experiments involving human germline manipulation.He anticipated being ready to human trials as early as 2003.

GENETIC ENGINEERING IN AGRICULTURE

Crops which have been in the first priority of engineering are the major market foods: corn,cotton, canola, soybean, potato, and tomato. The principal field of interest is agronomic traits (how the crops will be cultivated) and how to maximize the market for seeds, herbicides, pesticides, and fungicides. The main genetically engineered characteristics being commercialized are:

         • Herbicide-resistance (plants that can be sprayed with herbicide and not die)

         • Pest-resistance (plants that produce their own pesticide to kill insects)

         • Fungal resistance (plants that kill problem fungi)

         • Virus resistance (plants that are immune to, or kill, problem viruses)

       • Seed sterility

GM CORNTransgenic vegetables are being developed, but none are commercialized yet. In the meantime, wheat and rice are the subject of concentrated research worldwide, and the race is on to get to the market first with genetically engineered varieties. 

Increasingly too, cash crops or the food of developing countries are targets: plants indigenous to and commercially cultivated in developing countries for industrial country markets are being investigated. Often, the interest is how to modify these crops for their production in the laboratories or fields of industrial countries. For example, vanilla and cocoa bean.

The US is the largest producer, consumer  and exporter of genetically modified foods. People in this country have been disclosed to genetically modified foods since 1996. The first crop to be sanctioned for human consumption was a genetically modified tomato. There are now around 40 different crops that have been allowed into the food chain. These include:

  • Chicory Corn (14 varieties), Cotton (5 varieties), Flax Papaya Potato (3 varieties), Soy (3 varieties), Sugarbeet Tomato (5 varieties).

A second-generation of GM food plants is currently under development. Here the goal is to alter the nutritional content of plants. This second-wave is called “functional foods”.The major focuses of this ‘wave’ include: increasing the vitamin and mineral content of foods; modifying the fat, oil and sugar content.

Trees for fruit and forestry are now being GE for:

GM        · faster growth, providing a nearly endless source for pulp and paper

        · herbicide-, pest-, and insect-resistance; reportedly to increase yield and minimize losses

        · salt tolerance, so that trees can grow on soils that turn salty due to the pressures tree plantations put on water tables

        · altered day length perception, so that trees can grow in a wider range of regions

        · altered fiber content, that will reportedly reduce the amount of chemical treatment needed for paper and pulp production.

        · producing medicines, after insertion of foreign genes

        · environmental clean-up, where the trees are engineered to extract toxins from polluted lands

Use of Vıruses, Bacterıa, and Antıbıotıcs ın Genetıc Engıneerıng

Currently, unprocessed techniques are used to force foreign genes into a life form, each of which  carry their own set of ecological harms. Viruses are used like advance flocks to force the ‘host organism’ to accept the foreign DNA, by breaking into the host’s cells and depositing the foreign DNA there. Bacteria are used to transport the new genetic material into the host organisms. It is feared that the viruses and bacteria used could recombine, to form new and powerful viruses and bacteria, whose effects cannot be predicted, and against which we may have no defense.Antibiotics are used to point whether the “host organism” has accepted the foreign DNA.The use of antibiotics for this purpose is widely criticized because antibiotics are precious defenses for humans and animals against harmful bacteria. There is increasing concern that when humans consume plants with antibiotic resistance genes, the resistance may be passed on to bacteria in the human digestive system, and from there on to other bacteria.

ETHICS

Proponents of genetic argue that the technology is safe, and it is essential to maintain food production that will continue to match population growth and help feed millions in Third World countries more effectively. Others argue that there is more than enough food in the world and that the problem is not production, food distribution, so people should not be forced to eat food that may carry some degree of risk.

Others oppose genetic engineering on the grounds that genetic modifications might have unexpected results, both in the initially modified organisms and their environments. For instance, certain breeds of maize have been developed that are toxic to plant eating insects. It has been said that those strains cross-pollinated with other varieties of wild and domestic maize and passed on these genes with a reputed impact on Maize biodiversity. Subsequent to the publication of these results, several scientists pointed out that the conclusions were based on experiments with design flaws. It is well known that the results from the Polymerase Chain Reaction method of analysing DNA can often be confounded by sample taint and experimental artifacts. Appropriate controls can be included in experiments to eliminate these as a possible explanation of the results. More recent attempts to replicate the original studies have concluded that genetically modified corn is absent from southern Mexico in 2003 and 2004. Also in dispute is the impact on biodiversity of the introgression of transgenes into wild populations. Unless a transgene offers a massive selective advantage in a wild population, a transgene that enters such a population will be maintained at a low gene frequency. In such situations it can be argued that such an introgression actually increases biodiversity rather than lowers it.

milkActivists opposed to Genetic Engineering assert that there is no way with current recombinant technology to guarantee that Geneticly Modified Organisms will stay under control,  and the use of this technology outside the secure laboratory environments carries unacceptable risks for the future.

Some are anxious about that certain types of genetically modified crops will further reduce the biodiversity in the cropland; for instance, herbicide-tolerant crops will be treated with relevant herbicide to the extent that wild plants (‘weeds’) are not able to survive, and there will be insect-free crops because of plants toxic to insects. Related to this, there could be declines in other wildlife which depend on weed seeds and/or insects for food resources. According to the recent (2003) farm scale studies in the United Kingdom, this is the case with GM sugar beet and GM rapeseed, but not with GM maize (though in the last example, the non-GM comparison maize crop had also been treated with environmentally-damaging pesticides subsequently (2004) withdrawn from use in the EU).

Proponents of current genetic techniques as used on food plants make reference to the benefits which the technology can have in the harsh agricultural conditions of Africa. These people say that with modifications, existing crops could grow stronger under the relatively hostile conditions supplying much needed food to their people. They also make reference to golden rice and golden rice 2, genetically engineered rice varieties (still under development) that contain elevated vitamin A levels. There is hope that this rice may make easier vitamin A deficiency that contributes to the death of millions and permanent blindness of 500,000 annually.

Proponents state that GM crops are not significantly different from those modified by nature or humans in the past, and are as safe or even safer than such methods. Although there is gene transfer  between unicellular eukaryotes and prokaryotes, there have been no known genetic catastrophes as a result of this. They argue that it is politics not economics or science, that causes their work to be closely investigated.

Proponents also remark that species or genera barriers have been crossed in nature in the past. An oft-cited instance is today’s modern red wheat variety, which is the result of two natural crossings made long ago. It is made up of three groups of seven chromosomes. Each of those there groupscame from a different wild wheat grass. First, a cross between two of the grasses took place, creating the durum wheats, which were the commercial grains of the first civilizations up through the Roman Republic. Then a cross happened between that 14-chromosome durum wheat and another wild grass to create what bacame modern red wheat at the time of the Roman Empire.

ECONOMIC AND SOCIAL EFFECTS

Biotechnology companies often asserted that genetically modified seeds are essentially needed to feed the world and reduce poverty in developing countries.In fact this view based  on two assumptions:

  • There is a gap between the food production and human population density.According to this result, genetic engineering is the best way to quench hunger and increase production.
  • It is important that there is no relationship between the hunger and population density.A country can be hunger even if it is sparsely populated-like Brazil, or densely populated-like Haiti.

Furthermore, hunger is also connected with globalization.When developing ( 3rd World Countries) countries accept free trade policies, lowering tariffs and allow goods from industrialized countries to flow in.Haiti ( a very poor country ) experiences this policies.In 1986 Haiti imported approximately 7000 tons of rice, with the majority of rice consumed being grown on the island.After opening its economy to the world, cheaper rice flooded in immediately from US.By 1996 Haiti imported 196,000 of foreign rice at a cost of US $ 100 million a year.As a result, Haitian production became negligible and a dependence on foreign rice appeared.The cost of rice rose and very large number of poor people whimpered of rising grain prices.All in all, hunger increased in Haiti. ( Aristide 2000 )

Many opponents of current genetic engineering believe the increasing usage of GM crops majorly has led biotechnology companies to have much more power in agriculture and gain the control of the production chain and farmers as well.So farmers have lost their power and in the future they will dependent on these companies. On the other hand, many proponents of GE claim that high

production and lower pesticide usage has brought higher yields and profitability to the farmers.

It’s important to point out that the data on environmental impingements are much clearer than for human health effects. We know that GM crops can be lethal to beneficial organisms in the environment. We know that other crops and related wild plants can suffer genetic contamination through cross-pollination, that we may have “superbugs” and “superweeds” due to unpredictable patterns of gene escape. We also know that genetically engineered Bt toxin percolates into soil and is stable for eight months or more, where it can have considerable effects on the microbes that prolong soil fertility, etc. The next generation of genetically engineered crops, many of which are designed as small “factories” or “bio-reactors” to produce drugs and industrial chemicals, could have even more significant effects. Biotechnology has been a conveyance for peerless concentration of corporate power over our food and our health.

THE CURRENT STAGE OF GENETIC ENGINEERING

The current stage of GE development can be seen in majorly three fields.

  1. The determination of DNA sequence in chromosomes and other genes. U.S govenment supported this field for future natural interest and also private enterprises are extensively involved. Several years ago, there were many reports on developments in this field. The excitement has gradually subsided since scientists have seen the complexity of the problem. This problem is not going to be solved in the near future.
  2. Artificial horizontal gene transfer–a synthetic method of gene transfer between different species. Because the structure and function of some small genes are relatively well known, biologists attemp to transfer these genes to other bio-species to ameliorate their functions. Private enterprises have actively been examining this method on animals and vegetables in order to obtain “super products.” Government-supported research institutes principally use horizontal gene transfer to obtain cognition about the genetic mechanism. Because the genetic mechanism is a very complicated system, they can mostly deal blind tests by means of horizontal gene transfer. There are many unknown factors in this field, regardless of whether the method used is direct insertion of genes or simple mixing of genes. The chance of success is very small, and only a few products achieve. The possible side effects of these GE experiments are still unclear. There has not been much successful advance in this field
  3. Cloning. “Dolly” is a sheep genetically duplicated using a complete set of chromosomes from an adult sheep. However, scientists have not been able to repeat it. The validity of scientific results is based upon their reproducibility. Since the experiment has not been repeated, many people doubt its validity.Nearly half of the scientific community is not convinced by the result. It would be extremely hard to clone a humankind even in the absence of pressure from social expostulations.

CLOSING

Genetic Engineering ( GE ) is a test tube science and is untimely applied in food production.  In the long term, GE results in the destruction of the human food supply. At present there is no evidence that GE food and GE protein is harmless to human health. The possibility of harm cannot be eliminated. To

develop potentially harmful food when there is an enough supply of natural food is not a judicious thing to do. Biotechnology married to corporations has a tendency to ignore the precautionary principle but it also ignores some basic scientific principles.

            Here is the question that appear on the minds who are anxious about we discussed above: “What can we do?”

Talking about Genetic Engineering is the first step towards protecting ourselves, our families, and our environment from abuses and towards making certain of that the wisdom of our ancestors is brought to bear on something that is sure to impact our future. The next step is both to protect and  to promote biodiversity, particularly within our own territories. We can protect biodiversity by protecting against biopiracy— by preventing appropriation of genetic resources from our territories. We can also protect biodiversity by maintaining the environmental completeness of our ecosystems. To do this, we can work to prevent or clean up pollution, eliminate or reduce pesticide use, prevent or reverse monocropping on a large scale to prevent further loss of traditional medicinal and food plants and animals.

 RESOURCES

  • Engineering The Farm  ~ Ethical and Social Aspects of Agricultural Biotechnology
  • Edited by: Britt Bailey and Marc Lappé
  • Genetic Engineering in Agriculture  ~ Miguel A. Altieri
  • http://library.thinkquest.org/
  • http://americanradioworks.publicradio.org/
  • http://studentweb.tulane.edu
  • http://en.wikipedia.org/
  • http://online.sfsu.edu
  • www.btinternet.com
  • www.ipcb.org
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.