Arşiv

Archive for the ‘Uncategorized’ Category

Türk Bayrağı

Ocak 1, 2010 Yorum yapın

Anayasamızın değiştirilmesi dahi teklif edilemez maddelerinden üçüncüsünde Türk bayrağı için, “Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır” denir. Buradaki kanunda belirtilenden kasıt Türk Bayrağı Kanunudur. Kanunu merak edenburadan okuyabilir. Yoldan yüz kişi çevirin, Türk bayrağı nasıl ortaya çıkmış diye sorun, kaç kişiden doğru yanıtı alabilirsiniz acaba? Ben doğru cevabı verecek olanların sayısına dair bir yorum yapmak istemiyorum. Zaten okullarda öğretilen bayrak bilgisi de efsanevi bir zemin üstüne kurgulandığı için, doğru yanıtı bir tek kişiden dahi alamama ihtimalimizin olduğu kanısındayım.

Yanlış olan ve malesef internette de dolaşan bilgi şu: Bilinen efsaneye göre, 1. Kosova Savaşı sonrasında Türk askerlerin kanının bir çukurda toplanması sonucunda, Ay ve Yıldız’ın yan yana gelmesi ile oluştuğu söylenmektedir. Yapılan tüm varsayımlar arasında, 1. Kosova Savaşı’nın sebep olması en büyük imkanlardan biridir, lakin bu savaş tarihinin akşamında gökyüzünde Jüpiter ve Ay yan yana nadir anlarından birini yaşamıştır. Bu savaş sonunda ele geçirilen bir Sırp askeri, dönemin padişahı Murat Hüdavendigar’a Sırp savaş planlarını vereceği taahhütü ile yaklaşmış; hançeri ile Osmanlı İmparatorluğu galibiyeti ile sonuçlanan savaş sonrasında şehit edilmiştir. Yerine büyük oğlu Yıldırım Beyazıt geçmiştir.

Yukarıdaki bilgiyi internetten aldım. Neredeyse her yerde bu yazıyor. Bu bilginin devamında o gece jüpiter ile ayın yanyana geldiği ender tarihlerden biri olduğu belirtiliyor. Kosova Savaşı 1389 yılında oldu. Ay yıldızlı bayrağın ilk kullanılışı ise 1793 yılında gerçekleşiyor. Arada 400 sene var. Dolayısıyla bu bilgi tamamen efsane (hurafe). Zaten bir milletin bayrağı bu denli sığ ve tesadüfi oluşamaz. Türk milletinin tesadüfi bir tarihi hiçbir zaman da olmamıştır. Malesef bayrağımızın nasıl oluştuğunu dahi bilimsel olarak açıklayamıyoruz.

İlk ay-yıldızlı bayrağımız III.Selim’in kabul ettiği ay ve sekiz köşeli yıldızlı kırmızı bayraktır. Buradaki sekiz köşeli yıldız şekil biliminde “zafer” anlamına gelir. Beş köşeli yıldızı kullanan ilk hükümdar ise Sultan I. Abdülmecit’tir (1842). Beş köşeli yıldız ise “insan“dır. Aynanın karşısına geçin, bacaklarınızı ve kollarınızı açın. İşte size yıldız.

Peki neden ay ve yıldız?

Ay müslümanlar için bir semboldür. Hristiyanlık’ taki haçın İslam’daki karşılığıdır da denilebilir. Çünkü,  ‘Hilâl’ kelimesi ile ‘Allah’ lâfzı Arapça’da aynı harflerden oluşmakta ve bu yüzden de ebced hesabında karşılıkları aynı sayıya (66) tekabül etmektedir. Diğer yandan Müslümanların kullandığı Hicri takvim ay yıllarını baz almıştır. Aya göre planlandığı için de takvim hareketlidir. Yani yılbaşı her zaman aynı zamana denk gelmez. Kışa da gelebilir yaza da. Bu da Müslümanlıktaki “İnsanın dünyadaki yolculuğu”nu simgeler (geçiciliğini). Bakınız Hicri Takvim’in çıkış noktası doğum ya da ölüm değil Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretidir. Yolculuğudur.

Bunun dışında bilinen en eski Türk tarihinde de inanılan tanrı GökTanrı’ydı. Güneş, ay ve yıldız ise tanrının yansımaları olarak kabul ediliyordu. Gökbilimi ise Türklerde önemliydi. Bu nedenle yıldızın da güneşin de sık sık kullanıldığı görülmüştür. Örneğin, bazı Osmanlı sancaklarında güneş de kullanılıyordu.

Bayrak için yazılan nice duygulu şiirde bayrağın kutsallığına dair öyle dizeler vardır ki onları okuyan vatanperverlerin tüyleri diken diken olur. Ancak tarihimizi okurken efsanelerle değil bilimle okumalıyız. Tarihini tesadüflere bağlayan bir millet gün gelir karaları bağlar. Bayrağımızı tanıyarak ona sahip çıkalım.

Tüm milletlerin bayraklarına saygıyla…

Categories: Uncategorized Etiketler:, ,

Engel-Angel

Aralık 22, 2009 Yorum yapın
Yazının başlığındaki Angel, Melek sözcüğünün ingilizce’de karşılığıdır.

Bugün Türkiye’de kaç engelli var? Bu engellilere verilen ne gibi haklar var? Bunlar hakkında fikriniz var mı?

Kesin olmamakla beraber Türkiye’de yaklaşık 200.000 zihinsel engelli, 540.000 bedensel engelli, 110.000 işitme engelli ve 80.000 görme engelli var. Bu sayılar toplandığında yaklaşık bir milyon kişi ediyor. Şimdi bir de şu açıdan bakalım. Engelli ailelerinin ortalama dört-beş kişi olduğunu düşünürsek, toplamda 4 milyon kişi bu durumdan doğrudan etkileniyor. Yeterince büyük olan bu tabloda ben de yerini alanlardan biriyim.

Öncelikle sorun şu: Engellerin kaynağı nereden geliyor? Doğuştan kazanılan bu engellerin ana kaynağı nedir? Ülkemizde malesef bebek ölüm oranı binde 20 nin üzerinde. Bu durum Avrupa ülkeleri içinde kendimizle kıyaslamaya dahi layık görmeyeceğimiz Slovakya’da binde 9, Slovenya’da binde 4, Letonya’da dahi binde 15. Almanya, Fransa, İtalya, İspanya gibi ülkeler binde 4-6 arasında seyrediyor. Doğumda ölüm oranı böyle olan bir ülkede doğumda doktor ihmali(hatası) ya da teknolojik yetersizlikler nedeniyle engelli olarak hayata gözlerini açmak zorunda kalan yavrularımızın sayısını varın siz düşünün. Zihinsel engelli olarak doğan çocuklarda kromozom sayılarından kaynaklanan bir hastalık yoksa bu çocuklar büyük ölçüde doktor kurbanı oluyor. Akraba evlilikleri de yadsınamayacak düzeyde. Ancak doğumda hayatlarına engel konulan bu melekler, doğum sonrasında bilinçli bir fizyoterapi görmediklerinden bu engelin büyüklüğü zamanla artıyor ya da tedavi edilemez duruma geliyor.

Engelliler içinde malesef zihinsel engellilerin tedavisinde doktorlar diğer engellere neden olan hastalıklara nazaran oldukça geride kaldılar. Zaten bu konuda dünya tıbbının da pek ileride olduğu söylenemez. Sağır ve dilsizler okulları 50 yıl önce de varken, zihinsel engelliler eğitim merkezlerinin mazisi 25 yılı ancak buluyor. Bugün Türkiye’nin bir çok şehrinde hatta ilçelerinde zihinsel engelliler eğitim ve rehabilitasyon okulları var. Bu okulların çoğusu özel ve kurumsallaşmamış teşebbüsler. Ne güzel ki, bir kaç on yıl önce büyük şehirlerde tek tük olan zihinsel ve bedensel engellilere dönük okullar varken, bugün sadece otizme özel eğitim merkezleri dahi çou şehirde mevcut, diğer okular ise ilçelere kadar yayılmış durumda.

Son 7 yılda, özellikle görme engelli İstanbul Milletvekili Lokman Ayva’nın gayretleriyle engelliler kanunen çağdaş haklara sahip olabildi. Örneğin, devlet bugün engellilerin özel eğitimi için ödenek ve ailede kişi başına düşen gelir asgari ücretin üçte ikisinden az olduğu durumlarda engelliye maaş sunmakta. Ancak bu haklar çoğu kanun gibi, uygulamada eksikliğe ve istismara uğruyorlar. Ancak sanırım AB standartlarının da etkisiyle bu haklar oldukça olulu revize edildi.

Engelli ailelerinde sinir ve stres kaynaklı hastalıklara sıklıkla rastlanıyor. Yanısıra huzursuz evlilikler boşanmalara kadar gidebiliyor. Bu durumda özellikle ağır engellilerin aile içi yaşadıkları sıkıntı daha da büyük. Çevremize baktığımızda bunca engelli olmasına rağmen, neden çok fazla görmüyoruz sorusunun cevabı bu ailelerde gizli. Görmüyoruz çünkü onlara bakmıyoruz ve onlar da bize görünmüyorlar. Bize görünmüyorlar çünkü aileler toplumun tepkisinden çekindikleri için bu bireyleri dışarı çıkartmıyor. Malesef adabı zayıf, eğitimsiz insanlar kendini burada da gösteriyor. Ben engellilere dönük cehalet dolu bir çok tepkiye bizzat şahit oldum. İşte tüm bu hastalık, umutsuzluk, toplum baskısı, çaresizlik engelli ailelerinde değişik dozlarda ruhsal tramvalara sebep oluyor.

Neyse ki güzel şeyler de var. Bugün görme engelliler için de büyük bir kütüphane oluşturma gayreti var. Üstelik bunu tamamen gönüllüler yapıyor.  Boğaziçi Üniversitesi GETEM bünyesinde sesli kitap kütüphanesi büyük bir hızla kuruluyor. Üniversitenin kendi kütüphanesinde de engellilere yönelik çalışmalar var. Aynı şekilde İstanbul Üniversitesi eğitim fakültesinin de ciddi çalışmaları var. Yine bazı okulların psikoloji bölümü öğrencileri zihinsel engellilerle buluşuyor.

L. Beethoven dünyanın en kaliteli müzisyenlerinin başında gelir ve sağırdır. Hayat bazen engel tanımaz olabilir. Kör olup da resim yapan, sağır olup beste yapan, ayakları olmayıp spor yapan niceleri var. Ümidi hiç bir zaman kaybetmemek gerek.

ciğerimizin aynı yeri yanar durur
onlar ise aynı değildir
büyür serpilir
ne gariptir ki onda bir engel yoktur
hayat bazen engel tanımaz olur
onlar bir olmaz bir olur
biz ne olmaz ne olur

Bir devletin ve toplumun engellilerine sahip çıkma düzeyi, o ülkenin gelişmişlik düzeyini gösterir.

Categories: Çocuk, Engel, Uncategorized Etiketler:,

Fesleğen Çıkmazı’nda kalakalmak

Kasım 19, 2009 Yorum yapın

Fesleğen Çıkmazı, bu sezon İstanbul Devlet Tiyatro’sunda perde açan oyunlardan biri. DT’ye göre konusu: ”Oyunda Mübadeleyle Girit’ ten Türkiye’ ye göçmek zorunda kalan bir ailenin aradan geçen 20 yılın ardından, özlemleri, hayatta kalma mücadeleleri ve aile içi ilişkileri anlatılıyor.”

Ben anlamadım…Gerçekten anlamadım. Bu oyunda böylesine ciddi bir konu mu ele alınıyormuş? Kaçırmışım, farkedememişim.

Memleketinin toprağını alıp koklayınca, bugün memleketimizde şöyle yapardık deyince salonca özlemi yaşamış mı olacağız? O toprağı öyle bir koklayacak ki ben oturduğum yerden görmediğim Girit’i özleyeceğim. Ya hayat mücadelesine ne demeli? 20 yıl uzak kalmış aile, ağalık beylikle geçirmiş zamanını. Aynı sofraya oturmayı layık görmedikleri işçileri var. Gelen bir telgrafta yazılı olan borç ile kalp krizi geçiriyor evin ağabeyi, evin akıllı kadınları yaptıkları çeyizleri satıp, paraya çevirerek bununla mücadele ediyorlar. Evcilik oynamak gibi. 10 dakikada hiç zorlanmadan dükkan kiraladılar, müşteriler de alış veriş yaptı…Eeee borçtan bir daha bahseden olmadı çözdük mü sorunu? Bu kadar çok soru sorarak anlattığım için üzgünüm. Oyun bendeki soruların hiçbirini yanıtlamadı. Kurguyu ve oyunculuğu büyük beğeniyle anlatan sözlük yazarlarına ve okuduğum kişisel internet sayfalarına da hayret ediyorum. Sözde acıklı bir oyunda ne ağlayabildik, ne gülebildik. İlginçtir ki oyun bittiğinde çoğusu sevinçle (oyunun bitmesine sevinerek) alkışlıyordu. Dışarı çıkacak olmanın heyecanını yaşayan, ikinci perde olsa hani içeri gelmeyecek olanların onlarcası vardı o salonda.

Rita’nın Şarkısı’nı yazarken “oyunlar oyuncularıyla değer kazanırlar” demiştim. Bu oyunda oyuncular yazılanı harika oynadılar. Ancak yazılan hiç bir şeye bağlanmıyordu. Bu oyun insanların yakıştırdığı temayı işleyemiyor. Aniden bitmesi, olayların  bazısını birden çözümlemesi, bazısnı da çözümsüz bırakması izleyicide boşluk yaratıyor.

Hikaye olsa belli bir anı anlatması, kalanını okuyucuya bırakmasıyla Çehov tarzını yakıştıracağım ama sonunuda ansızın bağladı zaten. (Türk Çehov’unun babası Sait Faik’in de Fesleğen üzerine bir hikayesi vardı.) Ne bana ne kendine bir şey bırakmamış yazar. Çözümsüz kalan parçalarsa çözüme kavuşsa da bir değeri olmayacak şeyler. Doktor Bey’le ortanca kız kardeşin aşkını aştan bile saymam ben. Varsın ne olacakları bilinmesin.

İzleyeceklere iyi seyirler…

Categories: Uncategorized
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.